Balık Kavağa Çıktı mı?
Sormuşlar ulu kavağa…
Balık kavağa çıktı mı?
Çıktı demiş, ancak aramızda sır…Çıkamaz diyenler, düşünsün dursun isterlerse bir asır…
Memleketin üç tarafı derya deniz. Balık bol, balık çeşitli. Her çay kenarı, dere kenarı, nehir kenarı kavak, söğüt. Yeşillikler maviliklere karışmış bir vaziyet…
Çay balığı, dere balığı, nehir balığı göl balığı da bol…
Diyorlar ki…
Ne olacak balık kavağa çıkınca ne görecek ne duyacak?
Balık sisler ve kör dumanlar arasında bir umut…
Çıktı mı kavağa, neler olur kim bilir kim bilebilir?
Mesele umutlar bitmesin, umutlar tükenmesin…
Balık kavağa çıkamaz, tevatürdür o çıkma hadisesi, mecazdır mecaz diyenlere inat, balık kavağın üzerinde arzı endam etsin ki, bahtı karanın, yüreğinde yara olanın yüzü gülümsesin…
Balık kavağa çıkınca babında bir dünya vaat yağmurlarıyla sırılsıklam ıslananlar, hayal kırıklığı yaşayanlar, güvendikleri dağlara lapa lapa kar yağanların belki de son umudu bu…
Güldürme adamı, balık ve kavak…Balık kavağa çıkamaz zor mu bunu anlamak… diyenlerin bilmediği bir şey var…
Bizim balıklar başka memleketlerin balığına benzemez…Çıkar kavağın en üst dalına, kurulur münasip bir köşeye…Türküde söyler, uzun havada çeker, beğenmezseniz Hicazdan, Rasttan bir şarkı asılır şaşar kalırsınız…
İhtimal vermediniz galiba…
Zaten o şarkı da bir ihtimal daha var diye başlamıyor muydu?
Şimdi efendim, manda söğüt dalına yuva yapar da…Sinek kaldırır koskoca kartalı yere vurur da balık nasıl kavağa çıkamaz?
Akla ziyan…
Bir kere, kavak bizim kavağımız…Balık bizim balığımız…
O vefalı kavak, sarıp sarmalar yapraklarıyla o balığı çıkarıverir en tepeye, seyretsin diye alemi…Görsün Akdeniz’i, Karadeniz’i, Marmara’yı, Egeyi diye…
Ne oldu?
Balık kavağa çıktı mı?
Biz istersek balığı kavağa da çıkarırız, oradan, memleketin dört bucağına selam bile göndeririz.
Balık hem kibardır hem zarif …Benim diyor, aramın en iyi olduğu ağaç o ulu kavak…
Nazım kavağa geçer. Bilirim ki beni bir o kırmaz.
Şimdi efendim balık kavağa çıkınca diye lafa girenler istiyorlar ki balık kavağa çıkmasın. Can sıkmasın, kimsenin rahatı huzuru, tadı tuzu kaçmasın…Balık haddini hududunu aşmasın…
Neden mi?
Balık kavağa çıkınca sadece denizlere bakacak değil ya. Çarşıları pazarları da görecek…
Emekliyi, asgari ücretliyi, fakir fukarayı, öğrenciyi, işsizi, çaresizi, derdi boyunu aşmışları da…
Kim ne alıyor? Neyi aşamıyor? Parası neye yetişiyor? Neye yetmiyor? Kim pazarlardan eli boş dönüyor?
Yakinen görecek…Ne gördü anlatacak söyleyecek…Balık kavağa çıkınca hakikatlerin sesi, aynası olacak aslında.
Balıklarımız temiz kalplidir bizim. Yalan bilmez…İstese de söyleyemez…Ne gördü…Ne işitti…aynen anlatır.
Kavak, dosdoğru bir ağaç…
Yalansız…
Doğrucu Davutlara misal…
Yalancılarla işi olmaz…
Kendini balık zannedeni sallar atar aşağıya…
Balık kavağa çıkamaz, çıkarsak biz çıkarız, diyenlerin balık kadar şansı yoktur kavağın yanında…
Merdiven koysa, yine çıkamaz kavağa…
Çıksa başı döner…
Ayakları titrer…
İçi karışır…
Dengesi kaybolur…
Hiç bilmediği rüzgarlar tutar sallar kavağı.
Düşme ve savrulma ihtimali oldukça yüksek bir çıkış macerası başlamadan sona erer. Kolun kanadın kırılması da cabası…
Derler ki; Balık kavağa çıktıktan sonra, balık kavağa çıkınca diye, laftan kuleler yapanlarda kuleler tarumar, yerle yeksan olmuş…
Kavak demişler, ne işi var balığın senin dallarında.
Kavak, o mesele demiş balıkla benim aramda. Kimseyi ilgilendirmez.
Balık geldi…
Buyur dedim…
Balığın hatırı bende büyük…O kadar ağaç dururken, beni tercih etmesi bile gözlerimi yaşarttı.
Balık kavak ağacının üzerinde fazla kalmasın, etrafı fazla seyran eylemesin diyenler sallamışlar kavağı, kavak, yapraklarını sapan taşı gibi yapmış, fırlatmış balığı bir başka kavağa…
Balık kavaktan kavağa, memleketin her bir köşesini bucağını bir güzel dolaşmış.
Nerde ne var? Neresi yangın yeri? Kim yorgun? Kim halsiz? Kim ilgisiz? Kim kimsesiz?
Kimin arayanı soranı, bakanı çekeni yok? Kimin kapısını açanı, çalanı kayıplarda? Kim ağlar sarsıla sarsıla yüzü duvarlarda? Kimin yürümeye mecali yok? Kimin borcu dağlar gibi çok?
Ağaçların vefalılarından biri olan kavağın sayesinde yakinen görmüş öğrenmiş.
Balık, geçmişin tellalları misali, yine çıkmış kavağın başına demiş ki…
Ey benim güzel memleketim…
Denizlerim, göllerim, nehirlerim, derelerim, çaylarım…Ovalarım, yaylalarım, vadilerim, geçitlerim, dağlarım. Ağalarım, beylerim, büyüklerim, küçüklerim, babalarım, analarım, kardeşlerim, bacılarım. Balık kavağa çıktı…Memleketin dört bucağını gezdi dolaştı.
Haberiniz olsun…
Ne duydum ne gördüm, anlattım bir-bir…Denizler şahit, göller, nehirler, derler, çaylar şahit…Ormanlar şahit, ovalar, yaylalar, vadiler, geçitler, yollar, dağlar, tepeler, taşlar, kuşlar şahit…Balık çıktı çok şükür kavağa…Gördü göreceğini, dedi diyeceğini…
Diyorlar ki…
Hadi canım…
Biz görmedik…
Aman efendim görülmüş olsaydı, balık kavağa çıkar mıydı?
Yüzer dururdu denizinde, gölünde, nehrinde, deresinde, çayında…
Erol SUNAT
