Bir Kanepe, İki Telefon, Kaybolan Dokunuşlar

Bir Kanepede İki Dünya

Güneş batar, akşam olur.

Evlerde ışıklar yanar, dışarıda hareketlilik azalmış. Gündüz insanları yerlerini gece insanlarına bırakmış.

İçerideyse iki insan: biri kanepenin bir ucunda, diğeri öteki ucunda. Ellerinde birer cep telefonu, araları bir kol mesafesi, adeta evrenin öte ucu…

Televizyon açık ama sesi kısık.

Bir yandan yayın akışı, bir yandan bip bip bildirim sesleri, bir yandan da derin bir sessizlik.

Konuşmalar kısa, cümleler parçalı.

“Bak bak şuna bak…”

“Hı-hıı.”

“Güzelmiş diy mi?”

“Evet.”

Ardından yine sessizlik.

Derken bir şarkı geliyor ekrana. Sözleri dikkat çekici…

“Un divano e due telefoni — È la tomba dell’amore.”

(Bir kanepe ve iki telefon — Aşkın mezarı).

Bu şarkıyı ilk kez duyuyor adam. “Abartmışlar” diyor.

Ama sonra birden fark ediyor ki; bu tablo o anda sadece kendilerinin değil, bir çağın manzarası.

Bir kanepeye iki insan rahatça sığabiliyor, ama ne yazık ki iki kalp sığamıyor artık.

Oysa bir zamanlar o kanepelerde, birlikte ne filmler izlenir, ne kahveler içilir, ne sohbetler edilir, neler dertleşilirdi.

Şimdi ekranlar dertleşiyor, insanlar sessiz.

Aynı odada, farklı ekranların ışığında yaşanıyor.

Ekranlar parlak, yüzler soluk…

ve kimse fark etmiyor: o loş ışıkta aslında birbirlerini yitirdiklerini.

Belki de şarkının anlatmak istediği de bu:

Biz artık aynı fiziksel mekânda bulunmamıza rağmen, aynı frekansta değiliz.

Teknoloji bizi birbirimize bağlayamadı; birlikte değiliz. Sadece yan yanayız, hepsi o…

Aslında o “yan yanalık” artık bir yakınlık değil, bir paralellik.

Bilirsiniz: paralel çizgiler, sonsuza kadar yan yana gider ama asla kesişmezler.

Küçük Kalplerin Dili

Bir zamanlar duygular mektuplara sığardı.

Kâğıt, kalem ve el yazısının titrek çizgileriyle başlardı her hikâye.

“Sevgili …” diye başlayan mektuplar vardı, bazen birkaç sayfa, bazen tek bir cümle.

Sonra daktilo, sonra bilgisayar, sonra kısa mesaj geldi sırayla.

Artık hepsi bir ikonun içine sıkıştı: ‘ ’

Bir kalp artık atan değil gönderilen oldu.

Bir “beğeni”nin içine ömürlük bir sevgi sıkıştırıldı, bir “görüldü”de koca bir yalnızlık saklandı.

Bir çift gözün bakışı yerine bir simge; bir sarılmanın sıcaklığı yerine bir titreşim.

Duygular hızla tüketime uygun hale geldi.

Kelimeler yerine kısaltmalar, cümleler yerine emojiler konuşuyor artık.

Şarkının sözleri de tam bunu söylüyor sanki:

“Ma tu volevi solo cuoricini, cuoricini…”

(Ama sen sadece küçük kalpler istedin, küçük kalpler…)

Bir çağın özeti işte bu.

İnsanlar artık sevgi değil, simge arıyor.

Bir duygunun değil, bir bildirimin peşindeler.

Her “ ”, bir tür onay mührü adeta.

Dijital bir “ben de buradayım” sinyali.

Oysa “kalp” denilen şey, dokunduğunda hissedilen, sustuğunda özlenen bir şeydi.

Şimdi ise sonsuz bir akışta kayıp giden, tıklanıp geçilen bir alışkanlık haline geldi.

Bir zamanlar kalpler atardı; şimdi gönderiliyor.

Ve o ‘gönder’ tuşuna her bastığımızda, muhtemelen biraz daha hissizleşiyoruz.

Kalp Enflasyonu ve Duygusal Borsa

Artık her şeyin bir maddi değeri var.

Ama bir anlamı var mı, orası belirsiz.

Bir zamanlar bir kalp, bir hissin ifadesiydi.

Şimdi bir rakamın parçası.

Kaç beğeni aldığın, kaç kişinin izlediği, kaç saniye tutulduğun önemli.

Küçük kalpler, duygunun değil, görünürlüğün ölçüsü oldu.

Her “ ”, artık bir sevgi değil; bir onay, bir puan, bir veri.

Sosyal medya, yeni dünyanın duygusal borsası gibi işliyor.

Duygular arz-talep dengesine göre değer kazanıyor.

Bir gönderi “trend” olduğunda sevgi artıyor, gözden düştüğünde unutuluyor.

İnsanlar artık duygularını yaşamak yerine, pazarlıyor.

Kendini ifade etmek, yerini “kendini satmaya” bıraktı.

Bir paylaşım yapıyoruz, sonra elimizi telefona götürüp bekliyoruz:

“Kaç kalp geldi acaba?”

O kalpler geldikçe seviniyoruz, azaldıkça üzülüyoruz.

Artık mutluluk bile dış kaynaklı bir veri akışına bağlı.

Oysa insanın iç dünyası bir algoritmaya sığabilir miydi?

Ama ne yazık ki bizler o algoritmaların içine gönüllü olarak girdik.

Ve farkında olmadan, kendi duygularımızın değerini düşürdük.

Tıpkı fazla basılmış para gibi, küçük kalpler de enflasyona uğradı.

Her yerde o kadar çok “ ” dolaşıyor ki, artık hiçbirinin değeri kalmadı.

Birinin kalbine dokunmak yerine, binlerce kişiye dokunmadan dokunur olduk.

Bir zamanlar “kalp kırmak” kötü bir şeydi.

Şimdi “kalp kırmak” değil, “kalp atmamak” sessiz bir cezaya dönüştü.

Birini susturmak için engellemene bile gerek yok; sadece kalp atmazsın, olur biter. Mesajı alır o zaten.

İşte çağımızın ironisi de bu:

Artık duygular bile ekonomi gibi işliyor.

Bir gönderi ne kadar çok kalp alırsa, o kadar değerli sayılıyor.

Ama gerçek sevgi, hâlâ borsada işlem göremiyor.

O Gözlerin İki Tüfek Gibi

Eskiden gözler konuşurdu.

Bir bakışla bin kelime söylenir, bir susuşla binlerce sitem.

Şimdi ekranlar konuşuyor, gözler susuyor.

Bir mesajın altındaki “görüldü” ibaresi, belki de çağın en kısa ama en ağır cümlesi.

Ne söylenecek bir söz kalıyor, ne de duyulacak bir ses.

Bir zamanlar göz göze gelmek idi gerçek cesaret;

şimdi göz göze gelmemek bir savunma mekanizması.

“Quegli occhi sono due fucili che sparano sui cuoricini.”

(O gözler birer tüfek gibi, küçük kalplere ateş ediyor.)

Parçanın bu dizesi, dijital çağın en keskin metaforu belki de.

Bir ekranın ardından gelen donuk bir bakış, bin kurşundan daha sessiz ama daha öldürücü.

Bir “görüldü” bile yeterli artık – hiçbir kelimeye gerek yok.

Kelimeler kırmıyor artık; kıran şey sessizlik.

Konuşmamayı seçmek, yeni çağın en soğuk reddi.

Birini hayatından çıkarmak, onu engellemek kadar kolaylaştı.

“Okundu” yazısı çıkıyor, ardından bir hiçlik.

Ve biz, o tüfek gibi gözlerin karşısında savunmasızız.

Çünkü artık gerçek temas kalmadı. El sıkışmak bile…

Gözlerimiz ekrana, kalbimiz bildirimlere kilitlenmiş.

Birbirimizi duymuyoruz artık; sadece birbirimize bakıyor ama görmüyoruz.

Bir Cumartesi Günü Gerçek Kalpler

Bazen hayat, en sade anlarında hatırlatıyor insana özünü.

Bir Cumartesi sabahı uyanırsınız; burnunuza nefis bir kahve kokusu gelir, bir yerlerden de çocuk sesleri…

Bildirim sesleri yoktur, alarm çalmamıştır.

Ve o sessizlikte garip bir huzur duyarsınız…

Evde kimsenin acelesi yoktur…

Telefonlar bir kenarda, ekranlar kararmış.

Bir fincan kahve, bir kitap, bir parça müzik.

Bir an için zaman eskilere dönmüş gibidir.

Ne “görüldü” var, ne “beğenildi”.

Sadece var olmak, sadece orada olmak.

O anda şarkıdaki o umutlu dize gelir:

“Ma, fortunatamente, un sabato qualunque…”

(Ama, neyse ki, sıradan bir Cumartesi…)

İşte o sıradan Cumartesiler, insanı hayata döndürüyor aslında.

Çünkü gerçek temas hâlâ mümkün.

Bir elin diğerine dokunuşu, bir tebessüm, bir “Nasılsın?”

Hatta bir minik öpücük…

Hiçbiri bildirim gerektirmiyor.

Bir sarılmanın sıcaklığı, en güçlü Wi-Fi sinyalinden bile daha güçlü.

Belki de modern çağın en büyük lüksü, çevrimdışı olabilmek.

Telefonu sessize almak değil, zihni susturabilmek.

O anda fark edersiniz ki: kalpler hâlâ atıyor, sadece sesleri biraz kısılmış.

O ritmi duymak için ekranlara değil, insanlara bakmak gerekiyor.

Bir kahve kokusuyla, bir çocuk kahkahasıyla gelen o Cumartesi gününde; kalpler de çiçekler gibi dokunuldukça yeşeriyor, sevgiyle sulandıkça büyüyor, paylaşıldıkça çoğalıyor.

Şurası mutlaktır ki; hiçbir dijital kalp, gerçek bir çiçeğin kokusunu taşıyamaz.

O farkındalıkla, insan yeniden çevrimiçi olur; ama bu kez bağlandığı hayattır, sistem değil.

Kalplerin Pil Ömrü

Kalplerin de bir pil ömrü var.

Bazen %10’lara düşüyor, uyarılar çıkıyor içimizde: “Düşük güç modu.”

Konuşmalar kısalıyor, bakışlar donuyor, cümleler tasarrufa alınıyor.

Oysa insan kalbi hâlâ en eski şarj aletleriyle de dolabiliyor:

Bir sarılma, bir “iyi ki varsın”, bir fincan kahveyi paylaşmak.

Ne Wi-Fi ister ne veri paketi; sadece yan yana durabilmektir tek istediği.

Şarkıda söylendiği gibi:

Dünya başımıza yıkılsa bile küçük kalpler yanıp sönmeye devam ediyor.

Önemli olan onların yerine geçeni değil, onları hissedeni hatırlamak.

Belki de bütün mesele:

Bildirimleri kısmak değil, kalpleri açmak…

Ve her seferinde usulca şunu hatırlamak:

Bir zamanlar kalpler atardı; şimdi de atıyor.

Biz sadece ona kulak vermeyi unuttuk.

Kalın sağlıcakla

Similar Posts