Çin’in Uygur Türklerine Yaptığı İnsanlık Dışı Zulümler

Doğu Türkistan, günümüzde insanlık tarihinin gördüğü en kapsamlı ve planlı eritme (asimilasyon) politikalarından birine sahne olmaktadır. Çin Halk Cumhuriyeti’nin sınırları içerisinde kalan bu kadim Türk yurdunda, Uygur Türklerinin en temel yaşama, inanma ve soyunu sürdürme hakları doğrudan devlet eliyle yok edilmektedir. Bilimsel raporlar, uydu görüntüleri ve sızdırılan resmi belgeler, yirmi birinci yüzyılın utanç kaynağı olan bu sistematik zulmün boyutlarını bütün açıklığıyla gözler önüne sermekte; bir halkın tarih sahnesinden topyekûn silinmeye çalışıldığını kanıtlamaktadır.

Çin yönetimi, ileri teknoloji kullanarak bölgeyi devasa bir açık hava tutukevine çevirmiş durumdadır. Doğu Türkistan genelinde kurulan yapay zeka destekli yüz tanıma sistemleri, sokak başlarındaki güvenlik noktaları ve zorunlu DNA toplama uygulamaları ile Uygur Türklerinin her adımı izlenmektedir. Evlerin kapılarına yerleştirilen karekodlar aracılığıyla hane halkının özel yaşamı sürekli denetim altında tutulurken, iletişim özgürlüğü bütünüyle ortadan kaldırılmış ve insanların en ufak bir şüphede “terör suçlusu” ilan edilmesinin önü açılmıştır.

Bu ağır baskı düzeninin en karanlık yüzünü, devletin “mesleki eğitim merkezleri” diyerek dünya kamuoyuna pazarlamaya çalıştığı, ancak gerçekte birer toplama kampı olan tesisler oluşturmaktadır. Birleşmiş Milletler ve bağımsız insan hakları kuruluşlarının verilerine göre, bir milyonu aşkın Uygur ve diğer Türk boylarına mensup sivil, hiçbir hukuki dayanak ve yargılama olmadan bu kapalı alanlarda tutsak durumdadır. Bu kamplarda insanların kendi ana dilleriyle konuşmaları yasaklanmış, fiziksel ve psikolojik işkencelerle Çin kültürüne boyun eğmeleri dayatılmıştır.

Uygur Türklerinin kültürel ve manevi değerlerine yönelik yıkım da korkunç boyutlara ulaşmıştır. Tarihsel süreçte Türk-İslam kültürünün en köklü merkezlerinden olan şehirlerin dokusunu değiştiren Çin, binlerce tarihi camiyi ve türbeyi iş makineleriyle yıkarak dümdüz etmiş, geriye kalan az sayıdaki yapıyı ise ticari tesislere çevirmiştir. Okullarda Uygur Türkçesinin öğretilmesi tamamen yasaklanmış, Türk isimleri taşıyan çocukların ailelerine cezalar kesilerek milli ve manevi değerleri yaşatmak yasa dışı kabul edilmiştir.

Ekonomik sömürü ve modern kölelik, Çin’in Doğu Türkistan’da uyguladığı devlet terörünün en somut ayaklarından biridir. Bölgenin zengin yeraltı kaynaklarına el konulması yetmiyormuş gibi, Uygur gençleri köylerinden zorla koparılarak Çin’in iç kesimlerindeki fabrikalara “zorunlu işçi” olarak gönderilmektedir. Uluslararası markaların tedarik zincirlerine dahi sızan bu kölelik düzeni kapsamında Uygur Türkleri, pamuk tarlalarında ve dev üretim tesislerinde ağır koşullar altında hiçbir hak talep edemeden çalıştırılmaktadır.

Nüfus yapısına (demografiye) yönelik müdahaleler, Uygurların bu topraklarda azınlık durumuna düşürülmesi için acımasızca sürdürülmektedir. Han Çinlisi nüfusunun Doğu Türkistan’a göç etmesi devlet eliyle teşvik edilip bunlara ekonomik ayrıcalıklar sunulurken, Uygur ailelerinin bölünmesine ve parçalanmasına kasıtlı olarak zemin hazırlanmaktadır. Toplama kamplarına alınan veya işçi olarak gönderilen anne ve babaların çocukları, Çin devleti tarafından işletilen ve “Çocuk Kampları” adı verilen yatılı okullara zorla alınarak köklerinden koparılmakta ve birer Çinli gibi yetiştirilmektedir.

Soykırımın en belirgin kanıtlarından biri ise Uygur nüfus artış hızının devlet eliyle ve zorla düşürülmesidir. Sızdırılan resmi veriler ve mağdur ifadeleri, Uygur kadınlarına yönelik zorunlu kısırlaştırma ve kürtaj operasyonlarının sistematik olarak gerçekleştirildiğini bilimsel kesinlikle kanıtlamaktadır. Bu insanlık dışı uygulamalar sonucunda, Doğu Türkistan’daki Uygur nüfusunun doğal artış hızı son yıllarda keskin bir düşüş yaşamış; Türk soyunun devamlılığı doğrudan hedef alınmıştır.

Bütün bu ağır insanlık suçlarının üstünü örtmek isteyen Çin yönetimi, ekonomik gücünü bir tehdit ve sansür mekanizması olarak kullanıp küresel bir sessizlik yaratmayı çabalamaktadır. Doğu Türkistan’da bağımsız bir araştırma kurulunun çalışmasına veya özgür bir basının görev yapmasına izin verilmemesi, bu yalanlama politikasının en net göstergesidir. Yurt dışına çıkmayı başarabilmiş Uygur Türklerinin ise Doğu Türkistan’da rehin kalan aileleri üzerinden şantajla susturulmaya çalışılması, zulmün sınırları aşan boyutunu gözler önüne sermektedir.

Doğu Türkistan’da yürütülen bu topyekûn yok etme politikası; sadece evrensel bir insan hakları sorunu değil, doğrudan Türk varlığına, tarihine ve kimliğine yöneltilmiş ağır bir saldırıdır. Kökleri binlerce yıla dayanan, dilimize ve kültürümüze paha biçilmez eserler bırakan Uygur halkının kendi öz vatanında esir konumuna düşürülmesi asla kabullenilemez. Bütün dünyanın şahitliğinde gerçekleşen bu sessiz soykırım karşısında gerçekleri haykırmak ve Doğu Türkistan’ın haklı davasına sahip çıkmak, Türklük şuurunun ve insanlık onurunun vazgeçilmez bir gereğidir.

Similar Posts