TÜRKÇÜLÜK

Türkçülük, Türk milletinin köklerine uzanan asil geçmişini bilmesi, bugününe sahip çıkması ve geleceğini aydınlık bir ülküyle inşa etmesi iradesidir. Sadece siyasi bir akım değil, binlerce yıllık Türk tarihinin, dilinin ve kültürünün modern çağda bilimsel aklın ışığında yeniden şahlanışıdır. Millet olmanın bilincine varmak, kendi öz değerleriyle gurur duymak ve bağımsızlık ateşini her daim yürekte taşımaktır. Bu düşünce, Türk’ün varoluş mücadelesinin, onurunun ve hiçbir boyunduruğu kabul etmeyen hür yaşama azminin en somut felsefi yansımasıdır.
Bu kutlu davanın felsefi temelleri, Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarında, Göktürklerin bengü taşlarında ve atalarımızın kadim inancı olan Tengricilikte yatmaktadır. Tengricilik; doğayla uyumu, adaleti, kadın-erkek eşitliğini ve Gök Tengri’nin kudretini merkeze alırken, Türk milletine özgürlüğüne düşkün, cengaver bir karakter aşılamıştır. Türkçülük, bu kadim bozkır kültürünün mertliğini ve doğaya saygılı vizyonunu reddetmeden, aksine onu Türk kimliğinin en saf medeniyet beşiği olarak kucaklar ve manevi gücünü bu köklerden alır.
Tarihsel süreçte Türkçülük, Osmanlı’nın son dönemlerinde yaşanan çöküşü durdurmak ve Türk milletini kendi özüne döndürmek amacıyla aydınların başlattığı bilimsel ve kültürel bir uyanış olarak sistemleşmiştir. Gaspıralı İsmail’in “Dilde, fikirde, işte birlik” şiarıyla ateşlenen, Yusuf Akçura’nın gerçekçi tarih analiziyle rotasını çizen ve Ziya Gökalp’in sosyolojik dehasıyla temellenen bu akım, ümmet bilincinden modern millet bilincine geçişin dönüm noktasıdır. Türk aydını, kurtuluşun ve yükselişin ancak Türk milli kimliğine sarılmakla mümkün olacağını tarihi gerçeklerle ortaya koymuştur.
Bu fikri uyanışın en büyük, en gerçekçi ve en görkemli zaferi, Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün önderliğinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti’dir. Atatürk, Türkçülüğü yalnızca sayfalarda kalan bir teori olmaktan çıkarmış, onu yeni kurulan modern devletin temeline yerleştirerek devlet felsefesi haline getirmiştir. Onun “Ne mutlu Türk’üm diyene” vizyonu, vatanseverliği, dil birliğini, ortak geçmişi ve eşit yurttaşlık ilkesini esas alan birleştirici, medeni Türkçülük anlayışının zirvesidir.
Türkçülüğün en sarsılmaz ve hayati sütunlarından biri şüphesiz laikliktir. Laiklik, aklın ve bilimin rehberliğini kabul ederek devlet yönetimini, hukuku ve toplumsal düzeni dogmalardan arındıran, Türk milletinin çağdaş medeniyetler seviyesine ulaşmasındaki en büyük güvencedir. Dinin siyasetten ayrılmasını sağlayarak, ümmetçi, gerici ve Arap milliyetçiliğine hizmet eden zihniyetlerin Türk kültürünü asimile etmesini engeller; böylece Türk kimliğinin, tarihinin ve aydınlanmasının önündeki engelleri paramparça eder.
Türkçülüğün ve milli benliğin kalbi, Türk dilidir; zira dil, bir milletin hafızası, ruhu ve bağımsızlığının en geçilmez kalesidir. Atatürk’ün Harf Devrimi’ni gerçekleştirmesi ve Türk Dil Kurumu’nu kurması, Türkçeyi yabancı kültürlerin boyunduruğundan kurtararak ona kadim zenginliğini ve bir bilim dili olma vasfını geri kazandırmıştır. Milli bir medeniyetin inşası ancak arı, duru ve zengin bir Türkçe ile mümkündür; kendi dilini konuşmayan, diline sahip çıkmayan bir milletin asimile olması kaçınılmazdır.
Modern Türkçülük, salt geçmişle övünen romantik bir hayalperestlik değil; bilimi, teknolojiyi, liyakati ve çağdaş sanatı merkeze alan dinamik bir ülküdür. Gerçek bir Türkçü, atalarından aldığı feyzle bugünün dünyasında bilimsel araştırmalar yapan, üreten, ülkesini ekonomik, askeri ve teknolojik olarak en üst seviyeye taşımak için durmadan çalışan kişidir. Göklerde süzülen milli uçaklardan laboratuvarlarda yapılan evrensel keşiflere kadar akıl yoluyla atılan her adım, çağdaş Türkçülüğün en büyük zaferleridir.
Bu yüksek şuur, sadece Anadolu topraklarıyla sınırlı kalmayıp, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar uzanan geniş coğrafyadaki tüm Türk boylarını kucaklayan evrensel bir dilde, fikirde, işte birlik idealini taşır. Küresel çağda Türk dünyasının kültürel, ekonomik, akademik ve diplomatik olarak bütünleşmesi, Türkçülüğün tarihsel bir görevi ve jeopolitik bir zorunluluğudur. Bu birliktelik, barışçı, akılcı, uluslararası hukuka saygılı ve Türk dünyasını küresel bir güç yapacak sağlam adımlarla inşa edilmelidir.
Türkçülük; gücünü Tengri’nin sonsuz göklerinden ve binlerce yıllık bozkır tarihinden alan, Ziya Gökalp’in sosyolojik temelleriyle şekillenen, Atatürk’ün akılcı, laik ve bilimsel vizyonuyla taçlanan ölümsüz bir mefkuredir. Türk milleti, dogmalara karşı aklın ve bilimin ışığında, kendi öz kültürüyle gurur duyarak yürüdüğü bu yolda asla boyun eğmeyecek ve bağımsızlığını ilelebet muhafaza edecektir. Bu kutlu yürüyüş, Türk’ün adını tarihin sayfalarına onurla yazdırmaya devam edecek, Cumhuriyet’in meşalesi Türkçülük ülküsüyle sonsuza dek yanacaktır.
