Tarım Kentleri Işığında Köyü Yeniden Tartışmak

A Tarık Çelenk Açık ve Gizli Köylülük adında bir kitap yazmış. Daha önce de Mehmet Altan Köylülerin neden öldürülmesi gerektiği gibi pek mukaddes bir dava ortaya koymuştu. Nedense siyasal ve ekonomik çürümüşlüklerini köylülerin omuzlarına yıkmak olağanüstü çözümleme oluyordu günümüz aydınları arasında.
Günümüz iktidarı da köyleri mahalle yaparak Çelenk’in kitabında altını çizdiği ‘üretim disiplinini ve toplumsal görgüyü inşa edememiş’ olma sorununu ortadan kaldırmayı hedeflemiş olsa gerekti.
Acaba köy ve köylüler eksik kalmış bir cemiyet ya da cemaat olarak şehirdeki bütün sorunların da kaynağı mı idi?
Yoksa kendi hayal kırıklıklarını, görgüsüzlüklerini, bilimsellikten uzak ve kestirmeci yaklaşımlarını köye ve köylüye yükleyerek onları taşralılıkla itham ederek hem köylünün emeğine hem de tarihsel varoluşuna saygısızlık mı yapıyorlardı?
Aydınlar ve ardılı siyasiler köyü ve köylüyü ortadan kaldırmanın yollarını arayadursunlar biz zamanında Tarım ve Köy dergimizde köye ve köylüye tarım kentleri çözümü önerirken nasıl yaklaşmışız ona bakalım:
Köy, Köycülük
Gerçekte toprağın yüzyıllar boyu oluşumunda olduğu gibi toplumların yerleşim sistemleri de uzun ve tabii bir sürece uygun olarak meydana çıkar. Dolayısıyla böylesi tabiî ve tarihî olan bir yapıyı müdahaleci tedbirlerle değiştirmeye kalkmak ancak komünist ve faşist rejimlerin tabiatına uygun bir yaklaşım tarzı olsa gerektir. Bu yüzden Anadolu’da asırların getirdiği yerleşimlerin, şehirlerin, köylerin tepeden inme politikalarla “tek kol aralı hizaya gel” komutu paralelinde planlanmasına kalkışmak tarih ve sosyoloji bilimlerinden nasipsizliği ancak gösterir.
Ama Anadolu da tarihi boyunca rahat ve huzur yüzü görememiş bir coğrafya olduğundan kendi toplumsal yerleşim çizgisini ne yazık ki spontane bir çizgide muhafaza edememiştir.
Onlarca uygarlığın, sayısız insan topluluklarının yerleştiği bu topraklar aynı zamanda çok çeşitli kültürlerin de karşılaştığı, kesiştiği, çakıştığı en azından uğrayıp geçtiği bir zengin vasatı oluşturmuştur. Nice ordular bu toprakları ve insanlarını sayısız hamlelerle dövmüş, yormuş, çelik gibi yapmıştır. Ne kahırlar ne acılar ne umutlar ne yangınlar ne göçler yaşanmıştır.
Antik çağlarda da, Ortaçağ’da da yoğun bir hareketlenme biteviye sürmüş; en son Haçlı seferlerinin ortaya çıkardığı karışıklıklar, göçler, gidiş-gelişler, Timur istilasında da devam etmiş; artık Osmanlı uygarlığı ile dinginleşen bu coğrafya, bu sefer de gerçekte hasta uygarlık olan Batı’nın Şark meselesi yüzünden insanın en acımasız olduğu 19. ve 20.yüzyıllarda Balkanların, Kafkasların, Ortadoğu’nun sık değişiklikleri sürecinde sayısız göçlere ve yeni yerleşimlere vasat olmuştur. Bununla da yetinmeyen Batı, Türkleri Anadolu’dan dahi sürme cihetine kalkışmış ve Anadolu’nun dört yanı istilâ edilmiştir. Ayrıca Celâlî isyanlarının da bu yerleşim sisteminde önemli değişikliklere neden olduğu bilinmektedir.
Balkanlardan, Kafkaslardan, Ortadoğu’dan gelen göçlerin taşıdığı insan grupları Anadolu’daki mevcut yerleşim yerlerinde adapte olmaya ya da edilmeye çalışılmış ama bazen de yeni yerleşim yerleri oluşturmuştur.
“Horasan’dan Anadoluya” diye başlık atabileceğimiz, Türklerin Anadolu’yu Türkleştirmesi ve İslâmlaştırması tarihi, başlı başına incelenmesi gereken bir dönem hükmündedir. Horasan’da Türkistan’da halen bulunan yer adlarının ve Türk boy isimlerinin Anadolu’da yer alması bu tarihin boyutlarını ortaya koyar.
Anadolu’nun her yerinde eski Türk aile isimlerine, Türkistan ve Horasan yer adlarına rastlamak mümkündür. Kınık, Derbent, Karakeçili, Çepni, Bayındır, Kızık, Kayı, Alpagut, Kargı, Taşhan, Taşoğuz, Tahtaköprü, Otlak, Tahtapazar, Üreğil, Türkmento-
kat, Beydili, Koçtabanı, Argavun, Aluç, Ahsar, Karamürsel, Arakonak, Aksungur, Akseki, Karaören, Sincanlı, Aladağ, Kızıldağ, Aksaray, Karakoçan, Ürek, Kayılar, Ören, Zirpeçenek, Idil, Ermenek, Sungurlu, Gökçay, Kızılyar, Turgay, Ayağuz, Sofular, Tekeli, Karakaş, Yarbasan, Yalvaç, Bozkır, Bozat, Bolat, Sultanabad, Akköprü, Yazdan, Maruf, Boysan, Sancar, Abay, Ağudere gibi yer isimlerini Türkiye’de de, Ortaasya’da da görebilirsiniz.
Dolayısıyla, Asırlar boyu köklenmiş kültürlerin taşındığı yerleşimlerin öyle birden bire yukardan modellerle istenen istikamette değiştirilmesi öyle kolay görülmemektedir.
Tarih boyunca köy yerleşmelerinin sebepleri köy sosyolojisinin de temel ilgi sahalarını belirlemektedir.
Köylerin Târihî Süreçte Ortaya Çıkışları
Genel kanıya göre toplumlar, gıda toplayıcılık aşamasından sonra tarımcı göçebelik aşamasına varmışlardır. Bu aşamada bitki ve hayvan yetiştirme bir arada yürütülüyordu. Toprağa yerleşme aşamasında “köy”ler kurulmuş, gelişme imkânlarına kavuşan köyler “kasaba” halini almış, giderek kentler ve büyük kentler ortaya çıkmıştır.
“Köy halinde yerleşme” şu özellikleriyle dikkati çekmektedir.
- Yerleşme konusunda genel bir kural yoksa da başlangıçta köy bir akrabalık zümresidir.
- İlk köyler, her şeyden önce iktisadi üretim bakımından olduğu gibi din ve sosyal ilişkiler bakımından da başlı başına bir sosyal birliktir. İktisadi fonksiyonu ticaret değil, hayvancılık ve tarımcılıktır.
- Uzun süren toprağa yerleşmesüreci, on bin yıllık insan çabasını aldığı halde bugün de tamamlanmış değildir. (Bu tesbit bize Tarım kentleri için kolların sıvanabileceği bir vasatın olduğunu müjdeliyor)
Bir dönümlük bir tarlanın, iyi bakıldığı zaman mera olarak kullanıldığından daha çok insan besleyebileceği gözden kaçmamıştır. İlk zamanlar için geçerli olan bu tesbit günümüzde lbette ki parçalı, küçük arazilenmiş işletmelerin ortaya çıkmasına da neden olmuş; mer’alar daha sonra meselâ Osmanlı, döneminde Kanunnamelerle koruma altına alınmıştır. Bugün ise mer’aları yeniden diriltmek, hayvancılığı ve buna entegre olarak toplu köy yerleşimi-tarım kentlerini hazırlayacak bir altyapı iyileştirmesi olabilecektir.
- Köy yerinin seçilmesinde, duruma göre, kuyu ve kaynak, su baskılarından korunma, savunma ihtiyacı ve özellikle de toprağın verimliliği etkili olmuştur.
“Köy yerleşmeleriyle ilgili özellikleri, köyle biçim kazandıran ortak değerler olarak günümüzün toplumlarında da görebiliriz. Toplumun bütününe kıyasla “köy” görece “kapalı toplum” niteliğini günümüzde de korumaktadır. Geniş anlamlı tarımsal faaliyet, çiftçilik-hayvancılık-ormancılık- balıkçılık ve arıcılık biçimlerinde karşımıza çıkmaktadır. Kırsal alanlarda “doğa” egemenliğini sürdürürken kentsel alanlarda teknoloji ve bilgi, toplumun doğa üzerindeki egemenliğini güçlendirmektedir. Bunun bir sonucu olarak kırsal yerleşmelerdeki fatalist dünya görüşünün yerini kentsel yerleşmelerde özgürlükçü dünya görüşü almaktadır.” (Cavit Orhan Tütengil, Kırsal Türkiye’nin Yapısı ve Sorunları, Gerçek Yayınevi, Ankara 1977).
Siyasi nedenlerin köy kuruluşunda önemli etkisi, bilhassa Osmanlı devletinde bir devirden sonra görülen Celâli isyanları ile ortaya çıkar. Bu isyanların, merkezi devlet otoritelerine karşı ayaklanmaları ne devlet içindeki düzenin bozulmasının çeşitli dağınık köylerin bir araya gelmesinde önemli bir tesiri olmuştur.
Amerikan Köy Bölge sosyolojisinin gelişmesi ile kültür sahaları ile bölge farklılıklarının yerleşim döneminde etkisi olduğu araştırılmıştır. İklim, toprak, arazi yapısı ile kültür sistemleri arasında nedensellik bağları dikkati çeker.
Çiftlik bloku, Gümüş bölgesi bloku, Güney bölgesi bloku, Mısır kuşağı, Kurak batı gibi köy yerleşimleri ile ilgili temel ayırımlar tarihî yerleşim gerekçelerini hazırlarken; Türkiye’de de bunu başlıca şu başlıklarda değerlendirmek mümkündür:
Doğu Karadeniz bloku
Buğday bloku
Hayvancılık bloku
Susuz bölge bloku
Yeraltı servetler bloku
Batı bloku (Orhan Türkdoğan, Köy Sosyolojisinin Temel Sorunları, Dede Korkut Yayınları, İstanbul 1977)
Onlarca uygarlığın, sayısız insan topluluklarının yerleştiği bu topraklar aynı zamanda çok çeşitli kültürlerin de karşılaştığı, kesiştiği, çakıştığı en azından uğrayıp geçtiği bir zengin vasatı oluşturmuştur.
Bu tespit, tanım kentleri gibi uygulamaların ekolojik ve toplumsal bölge karakterlerinin göz önüne alınarak hayata sokulması gerektiğini hatırlatmaktadır.
İktisadi Coğrafya, tabiat ve yaşayış şartları bakımından bölgeler arası değişiklikler yerleşim düzenlerine de yansımıştır.
Köy tipleri de yine iktisadi coğrafya, tabiat ve yaşayış şartlarıyla yakın dan alakalıdır. Köylerimiz çoğunlukla toplu köy tipi ortaya çıkarmakta, münferit ve dağınık köy tipine de çokça rastlanmaktadır. Bununla birlikte daire köy ve hat-yol (bir dere ya da yol boyu yerleşim) köy tipleri de az da olsa bulunmaktadır.
Köy Köylü ve Kültürel Yapısı
Johann Friedrich Dietz’in 1931’de yazdığı ve Türkçeye de çevrilen Köy adlı eserinde Köyün tarihsel dönüşümü, aynı zamanda köy kültürü hakkında da temel göstergeleri ortaya koymaktadır.
“15’inci asra kadar köy, ortaklardan mürekkep bir yaşayış topluluğu idi. Ve büyük halk kütlesinin bir uzvu olması itibarile, büyük siyasal önemi haizdi. “İçyüzü itibarile o, barışçı ve hukuki bir ortaklık idi. Meclislerindeki konuşmalarda, hiçbir zaman arazi hududu meselesine münhasır kalmıyan muamelelerinde, daima köylü hikmet ve ma’deletine göre kararlar verilirdi. Bu köy meclisi, zaman geçtikçe gelişerek, köy işlerinde bir mahkeme durumunu aldı. Birçok küçük uyuşamazlıklar ve ceza isleri onun selâhiyeti dahilinde idi. Cemaatın içinde asayiş ve huzuru o temin eder, cumhura alt meselelerde amme hukukunun korunmasını temin icin, istişare ve müracaatlarda bulunur, emir ve talimat isdar ederdi. Bütün mensupları için, o dini ve ahlaki bir cemaat teşkil eder ve azalarını, çok vasi mikyasta mütekabil yardım ve müzaherete çağırırdı. Cemaatdaşların hukuk ve vazifeleri mahkemede şahit ve yemin yardımcısı olarak bulunmak, çağırana yardıma, koşmak ödevi, arkadaşını veya bütün köyü, haksız bir taarruz veya baskına karşı korumak, hasta veya fakir düşen arkadaşın hal ve hatırını sormak, ölüm halinde bile. bulunsa ondan ayrılmamak, onu yalnız bırakmamak, onu lâyık merasimle kaldırıp gömmek, işte bütün bunlar, kökleri itibarile, cemaatın bütün ferdlerini birbirine sıkıca kenetleyen bağların en eski ve öz sonuçlarıdır.
Köy birliği, daha 15 inci asırda ve birçok yerlerde ise daha önce kısmen harici müdahaleler tesirile (köy ortaklığına ait mer’a, çayır, koru ve sairenin, ağa ve beylerin, hanedanın eline geçmesi mahkeme selahiyetlerini ilgasi.) kısmen de içten yıkılmak ve bozulmak suretile gevşedi ve tamamen kayboldu.
Bu gerçek de köy yerleşim sistemlerinin tarihsel ve kültürel dönüşümlerin nazar-i itibara alınarak planlanması gereğini ve kendi sosyolojik yapısı istikametinde müdahaleye izin verebileceğini işaret etmektedir.
18 inci ve 19 uncu asırlarda, bütün cemaata ait işler, tedricen mahalli devlet umuru ve cemaatlar da devlet yönetim-bölgesi sayıldılar. Yukardan gelen buyrultular, yeni bir, büsbütün siyasal-köy cemaatı yarattılar. Siyasal köy cemaatinin bu, daha ziyade kendi dışından gelen müessir kuvvetler vasıtası ile meydana çıkması da anlatır ki, o ilk önce o kadar istiklâlsiz, o kadar cansız bir şekilde idi ki, bir kendi kendine yeten, kendi kendini yaşatan oktaklık-uzviyeti olarak değil, devlet tarafından beslenen bir müessese gibi yaratıldı ve yaşatıldı. Ve o bu yapmasını menşeinin mümeyyiz vasıflarını, hâlâ muhafaza etmektedir.” Çok defa siyasal cemaat, münferit yurddaşlar ile devlet arasına sokulmuş ve ihtiyari alarak bina edilmiş idari bir mekanizmadır. Cemaati temsil eden adamların arkasında bütün cemaatı bir bütünlük olarak değil, bilakis münferit gruplar ve partiler halinde görürsünüz. Sırf köylülerden mürekkep olan cemaatlar hálá da bir dereceye kadar vahdetlerini muhafaza etmişlerdir ki, bunun sebebini, daha ziyade onların, dışarıdan gelen her şeyi, müttehit bir cephe teşkil ederek, kabülden imtina etmelerinde ve son derece de pasif karakterde olmalarında aramalıyız. Çok defa sarf çiftçilerden mürekkep köylerde de sebep ve menşeleri daha ziyade iktisadi sahalardan gelen aynılıklar başgöstermektedir. Bu zıddiyetler, bilhassa sosyal bakımdan karışık olan cemaatlarda, yani sakinleri arasında çiftçiler, işçiler ve diğer sınıfların bulunduğu cemaatlarda çok şiddetlidirler. Bu gibi cemaatlar, daha ziyade mirasın serbestçe bölünmesi usulünün tatbik edildiği sahalardadırlar.
Mükerrer bölünmeler yüzünden arazi o kadar küçülmüştür ki, artık geçinmek için hiçte kafi gelmez. Bu yüzden pek çok köylü çocukları, başka maişet imkanları araştırmak mecburiyetindedirler. Bunlar eğer köyün vaziyeti müsaade ediyorsa, şehre çalışmağa giderler. Ve fabrika amelesi olurlar. Ruhi yapılışlarına nazaran bunlar, şehirli meslekdaşlarından çok ayrılırlar. Karıları ve çocukları ile birlikte işledikleri veya kiraya verdikleri bir parça Mal mülkler olmasına rağmen artık, köylü de değildirler. Yaşayışlarının merkezi sikleti, artık köyde ve tarımsal çalışmada değildir. Bunlar içyüzleri itibarile tedricen köy cemaatından ayrılırlar: Adetlere riayet etmezler, kiliseye gitmezler, bütün cemaatin infialini mucip olacak işler yaparlar. Mesela pazar günlerinde de çalışırlar ve şehirlilerin yaşayış tarzlarını kabul ederler. Bunlarla köylüler arasındaki tezad, bilhassa genel savaştan sonra, büsbütün hád bir şekil almıştır.
Köyün mes’ul başıtları: Öğretmen, papas, muhtar çok defa yanlış anlaşılmış bir bitaraflık veya korku dolayısı ile hareket ve faaliyete geçmemişler ve köyün uyanmasını, siyasal işler hakkında aydınlanmasını yabancılara, şehirli ajanlara bırakmışlardır. İşte münhasıran bu yüzden siyasal yüksek gerginlikler devrinde, öyle vaziyetler olmuştur ki, çocukluklarını beraber geçirenler, 7 yıl, aynı mektebin ayni sırasında yan yana oturanlar ve ayrıca yıllarca, aynı siperlerde sırt sırta yatmış olanlar, birbirine düşman olarak cephe almışlardı. Ve onları, harpte ölenler için yapılacak bir yıldönümü törenine toplamak mümkün olamamıştı… Bugün bu gerginlik biraz tavsamıştır. Fakat sosyal karışık cemaatlar, bilhassa hariçten gelen işçilerin de katıldığı yerlerde, artik bir birlik ve bütünlük olmaktan çıkmıştırlar. Köyün ve köy kültürünün inkişafı bakımından politika mücadelerinin zehirleyici tesirlerinin önüne geçmek bir lâzimedir. Münferit köylüleri, çocuklarından ve gençliklerinden beri birbirine bağlayan büyük beraberlikler ve bağlılıklar dolayısı ile, bütün ayrılık ve değişikliklere rağmen, bunu temin etmek, o kadar güç bir iş değildir. Sosyal bakımdan karışık cemaatlerin, mutlak surette sosyal bıkkınlık ve bozguna uğramış cemaatlar olması icap etmez.
Benzer bir köy kültürü ve değişimin farklı kültürel kodlar altında temelde cemaat insanı-cemiyet insanı olarak çok yakın ortaklıklar halinde bizim köylerimiz için de geçerlidir. Köylerimizi, köy sosyolojisi üstünde yeterince kafa yormadan değiştirmeye kalkışmak pek fazla cesaret isteyen bir iştir, dolayısıyle…
Tarih boyunca Köy İktisadiyatı
Orta çağın ortalarına kadar, köylü ailesi bir kendi içine kapanmış ev ekonomisi idi. Istihsal ve istihlakin bütün safhaları ev ve aile içinde tamamlanırdı. Bütün hayati ihtiyaçlar aile içinde yapılan iş ile temin ve tatmin edilirdi. Çiftçilik ve el sanatı işi bir tek ailede toplanıyordu. Bu iktisat şekli, içtimai iş bölümünün, aradan uzun zamanlar
geçtikten sonra kemalini bulan, bir başlangıç noktası idi. Almanya’da bu başlangıç, derebeyleri konakları ile manastırlarda başlamış ve şehirlerde tekâmül etmiştir. Bilähare şehrin tesir ve nüfuzu altında, köysel iktisat da ayni istihaleyi geçirdi. Dışarıya karşı kapalı ve kendi kendine yeter olmaktan, yavaş, yavaş kurtularak, daimî surette tekâmül etmekte olan Is-bölümünün faydalarından müteneffi olmağa başladı. Şehir pazarı, tarımsal mahsulleri alıyor ve bu suretle de köylünün cebi para yüzü görüyordu. Paralanan köylüler daha ince bir zevkin mahsulü olan, el sanatı eserlerini satın alıyorlar ve evlerinde kullanıyorlardı. Bizzat köylere el sanatı erbabı gelip yerleşiyor ve yaptıklar işleri eşyayı veya hizmetleri, para veya ayniyat tarım ürünleri mukabilinde satıyorlardı. Bu suretle tedricen ev içinde el sanatı ile uğraşılmamağa başlanarak bütün mesai tanım işleri üzerinde teksif edildi ve ziraat ile birlikte hayvan yetiştirmek köylünün başlıca işi olmağa başladı. Ziraat ve el sanatı memzuc işletmesinden, katkısız bir sırf tarımsal işletmeye doğru gidildi. 19 uncu asrın ilk üçte birinde, bu temizleme ameliyesi o kadar ilerlemişti ki “köylü artık deri ayakkabısının, pazar günleri giydiği elbisenin, sandalye, masa ve dolaplarının yatak takımlarının gerdelinin, maden ve toprak kaplarının, bıçak, balta ve çekiçlerinin, araba, saban, tırmık, kürek ve kazmasının ve diğer bütün avadanlıklarının, bina inşaat ve teçhizatının imal ve icrasını ekserisi bir meslek tahsili görmüş olan, köylü veya şehirli el sanatı erbabına bırakıyordu. Büyük sanayiin ve nakil vasıtalarının gelişmesi, iş veriminin daha çok artmasını mucip oldu. Çiftçi çok çabuk büyüyen endüstri şehirlerinde, kendi ürünleri için, satın alma kabiliyeti fazla bir pazar bulduğu için, tarlasını daha içten işlemeye başladı, artık onun el sanatı işleri için vakit kalmamıştı. Kendi evinde kullanacağı ekmeği, peyniri, tereyağını yapmak bugün de köy iktisadiyatı izinde yapılmaktadır (Dietz. Köy peu: All Akdemir, Ankara 1939)
Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Köy ve Şehir
Türkiye’de Osmanlı’dan bugüne köy hayati, iktisadiyatı, yerleşme sebepleri ve kültürü fazla değişiklik göstermemiştir.
Osmanlı İmparatorluğunun yükselme çağında, büyükçe kentlerin ülkenin her yanına dağılmış olmaları nedeniyle, ticaret, yapım ve kültür eylemlerinin dengeli bir biçimde dağıldığı görülmektedir. Bütün bölgeler ekonomik refahtan aynı ölçüde yararlanıyor ve aralarında büyük ekonomik düzey ayrımı bulunmuyordu. Zamanın Anadolu kentleri, Erzurum, Harput, Malatya, Tokat, Sinop ve Kastamonu idi.
80 bin köy altı (mezra, küçük köy, yaylak, yurt, kışlak, dam, oba, çiftlik, kom, çadır vb.) ve 35 binden fazla köye hizmet götürmek elbette sosyal devlet iddiasındaki hiçbir devlet için mümkün değildir. Hele liberalizasyon, globalleşme sürecinde bu hiç mümkün değildir. Elbette ki birbirine yakın köylerin herhangi birinde yatırımların, cazibe merkezi hususiyetlerinin toplanması daha uygun olacaktır.
Kendilerine işleyecek toprak verilmiş bulunan köylüler, devleti vergi gelirinden yoksun bırakmamak için o çiftliği terkedip kente göçemezlerdi. Ayrılsalar bile, hem toprak ile ilgili bütün vergileri; hem de devletin gelir kaybını karşılamak üzere, 75 akçelik bir çiftbozan resmini ödemek zorunda kalırlardı. Devletin, çiftliğini terk edip kente göçmüş olan köylüyü köyüne geri getirmek hakkı da vardı. Ancak, çiftbozanların vergi ödeme süreleri 10 yılı aşamazdı.
17. yüzyılın başlarından başlayarak topraklarını terk edenler çoğalmış, yoksul ve işsiz güçsüz kalan halk, kentlere ve özellikle İstanbul’a göçmeğe başlamış, devlete baş kaldıran feodal beylerin peşine takılarak ayaklanmalar çıkarmışlardır. Devlet adamları, savaş açarak işsizliği önlemedikleri için, eleştirilmişlerdir. Selçuklar zamanında, kentlere gelenler de üretici olup esnaf yanında iş tutarken, Kanunî döneminde, köyden kente gelenin başvuracağı yer, Devlet kapısıdır. Çünkü, bu dönemde, sanayiye verilen değer artık azalmıştır.
18. yüzyılın ilk yıllarından başlayarak, Batı ülkeleriyle olan ilişkilerimiz ve ticaret anlaşmaları, o tarihe gelinceye dek zamanın teknolojik gelişme düzeyine uygun bir sanayi üretiminde bulunan kentlerin sönmesine yol açmıştır. O tarihten sonra bunlar yerine artık ürünün ülke dışına aktarıldığı ticaret merkezleri ve limanlar, gelişen kentler haline gelmiştir.
“Cumhuriyet döneminde kentleşme olayı, II Dünya Savaşına gelinceye dek, duyulmayacak ölçüde yavaştır. Savaş yılları içinde de, özellikle büyük kentlerin, savunma zorunlulukları altında boşaltılması yüzünden, kentsel nüfusun fazla artmadığı görülür. Cumhuriyetin kurulduğu yıllar ile, II Dünya Savaşının son bulduğu yıllar arasında kentleşmede görülen hafif canlılık, devlet eliyle kurulan temel sanayi kuruluşlarına bağlanabilir. 1950-1960 arasındaki hızlı kentleşme, tarımda kapitalizmin gelişmesinin, 1940’ların sonlarına doğru dış yardımlarla başlatılan karayolları çalışmalarının ve köylü gelirlerindeki nominal artışların dolaysız sonucu gibi görünür. Aynı gelişme, 1960-1970 arasında da süregelmiş, o güne kadarki etkenlere yurt dışından dönen işçiler de eklenmiştir (Ruşen Keleş, Türkiye’de şehirleşme, Konut ve Gecekondu, Gerçek, Ankara 1978).
Tarihten Günümüze Köy ve Köycülük
Türkiye Osmanlı İmparatorluğu’ndan bugüne “köy/köycülük” gibi kavramlara önem atfetmiş bir ülkedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun bir köylü imparatorluğu olduğunu ileri sürenler de vardır. Burdaki dayanakları da kanunnamelerdeki reaya, çiftçi, göçer ve sipahi arasındaki sağlam adalet prensiplerinin hiçbir sosyal sınıf yaratmayan, her bir kesimi diğerine karşı koruyan vasfıdır. Osmanlı toplum düzeni bu yüzden büyük kapitalist temerküzü ve öncesindeki feodal yapıyı ortaya çıkarmadığından Kemal Tahir’in dediği gibi; Marksizm’in tarihin sonu tezinin bizatihi hedefine oturttuğu sınıfsız toplumun ta kendisidir ve fakat 19. yüzyılda sanayi toplumuna geçiş sürecini yakalayamadığı içindir ki yıkılmaya mahkûm olmuştur.
Osmanlı’nın şehir toplumu da elbette medeniyetin esas unsuru ve beşiği olmakla birlikte; köylülüğün Cumhuriyet’e de bu geleneksel zeminden taşındığını kabul etmeliyiz. Cumhuriyet döneminde köycülük çoğu zaman çok popüler olan bir akımdır. Aslında kentte yaşadığı halde köy ve köy sorunlarına ilgi duyan aydın tipinin bir nevi ideolojisi olan bu akım, köy ve köylüyü kutsamasına karşılık, genellikle hariçten gazel okuma türünden bir sevda içindedir. Köy kalkınmasının ülkenin kalkınmasında temel ve başlangıç olduğu görüşünü savunan bu “ilgi” halkçılığın köye ve köy sorunlarına yönelen bir türü olarak tebellür etmiştir.
Nusret Kemal Köymen’e göre köycülük, köyü ve köylüyü sevmek onun ruhundaki kıymetleri aramak, meydana çıkarmak ve geliştirmek, köylerin uygarlık düzeyini yükseltmek ve onları ulusal varlık içinde örgütlemek ülküsü olarak tanımlanabilir. Zira milli iktisatlarını kendi hudutları içinde kendine yetme esası üzerinde teşkilatlandırmaya mecbur olan memleketler için büyük ve müreffeh bir köylü sınıfına malik olmak en mübrem ihtiyaçtır. (Nusret Kemal Köymen, Köycülük Rehberi, Ankara 1934).
Cavit Orhan Tütengil’e göre, Köycülüğün bir ilim seviyesine çıkaran bu şehirdeki aydınlar, bu yeni ilim kolunu iki bölüme ayırıyorlar. 1) Köycülük ilmi 2) Köycülük ihtisasları, Köycülük ilminde köycülük felsefesi, köycülüğü alakadar eden diğer ilimler, başka memleketlerdeki köycülük, köy tetkikini kapsıyor. İhtisas alanları ise; Ziraat, köy sanatları, köy yapıcılığı, köy Sıhhati, köy eğlenceleri, köy güzel sanatları, köy ergin öğreticiliği (yetişkin eğitimi) ve köy teşkilatçılığıdır.
1923’te İzmir’de toplanan Türkiye İktisat Kongresi’nde tüccar, sanayi ve işçi gruplarının yanısıra bir de çiftçi grubu oluşturuldu; Türkiye Çiftçiler Birliği adında da bir cemiyet teşekkül ettirildi. Milli İktisat ve Tasarruf Cemiyetinin öncülüğünde toplanan 1931 birinci Ziraat Kongresi’nin parolası ise “Ananevi Ziraatten Rasyonel Ziraate” idi. Devletin öncülüğün de 1938’de ise ikinci bir kongre toplandı ama onun da
adı; “Birinci Köy ve Ziraat Kalkınma Kongresi” idi. Yıllar sonra 1997’de bu sefer toplantının adı “1. Tarım Şurası” olacaktır. Herhalde hep birinci başlığı altında toplantı yapmanın dayanılmaz iç huzuru olmalıydı.
1938 yılındaki kongrede köy ve köylüye yönelik birçok araştırma yayınlandı. Bunların kapaklarında Behçet Kemal Çağlar’ın Ziraat Marşı bulunuyordu.
Kuracağız öz yurttan, dirliği, düzenliği,
Yıkıyor engelleri, ulus egemenliği,
Görsün köyler bolluğu, rahatlığı, şenliği
Bizimdir o yenilme bilmeyen Türk benliği
Biz ulusal varlığın temeliyiz, köküyüz,
Biz yurdun öz sahibi, efendisi, köylüyüz!
Bu marş yanında edebiyatımıza köycülük sayısız şiir ve roman kazandırmıştır. Köy romanları Türk edebiyatında başlı başına bir büyük bölüm oluşturacak kadar çoktur. Yakup Kadri’nin Karabibik’i ve Yaban’ı, Hüseyin Rahmi Gürpınar’ın İstanbul yakınlarındaki köy hayatlarını ve köylü davranışlarını aktaran hasbi ama şehirli romanları, Şevket Süreyya Aydemir’in Toprak Uyanırsa romanı; sonraki yıllarda Fakir Baykurt’lar, Talip Apaydın’lar, Kemal Bilbaşar’lar, Kemal Tahir’ler, Mahmut Makallar, Köy Enstitüleri… ve Cumhuriyet başlarında köye yönelik Şiirler;
Orda hayat başkadır
Yazlar kışlar başkadır
Ah… bu diyar başkadır
Gezsen Anadoluyu
(M. Faruk Gürtunca)
Onlar ki sabansız, tarlasız çiftçi
Davarsız, kavalsız çoban olurlar
(F. Nafiz Çamlıbel)
Sonra Dağlarca’nın şiirleri:
Öyle dalmış ki yüzyıllar süren uykusuna
Uyandırmazsan
Uyanacak değil.
İşte bu yüzden köye yönelik edebiyat gibi, köye yönelik kalkınma programlarında da köylü uyandırılacak adamdır.
Kent ve Köyün Gelişimi
Kent (town) bir siyasal merkezdir, coğrafi merkez olduğu kadar. Kentlerin tarihsel bir kimliği ve gelişimi vardır. Bir pazar yeri, iş merkezi, insanların dinî ve sosyal örgütlenmelerinin beşiğidir o. Avcılıktan tarım toplumuna geçiş arifesinde insan toplulukları hem güvenlik hem de hayatlarını idame ettirecek verimli topraklar civarında yerleşimlerini gerçekleştirdiler. Tarım toplumunda en verimli toprakların cazibesi, yerleşimlerin buralara yönelmesine sebep oldu. Bir yandan güvenlik, bir yandan verimli toprakların cazibesi ve daha sonra askerlik, siyasal tercihler ve zanaatın gelişmesi şehirlerin yapısında da bir tarihsellik meydana getirdi. Tarım toplumunda da sanayi toplumunda da şehir, “Tarımsal olmayan üretimin yapıldığı ve daha önemlisi hem tarımsal hem de tarım dışı üretimin dağıtımının yapıldığı, kentsel fonksiyonların toplandığı belirli teknolojik gelişme seviyelerine göre büyüklük, heterojenlik ve bütünleşme düzeylerine varmış yerleşme birimleridir” (M. Kıray)
Şehirlerin barınma, güvenlik, pazar yeri olma özellikleri yanında ticaret yollarının buluştuğu gidiş-gelişlerin sağlandığı geçit ve siyasal merkez olma özelliğiyle tarım dışı faaliyet alanlarının yoğunluğu bariz vasıfları olarak ortaya çıkar.
Şehirlerin oluşumunda ve gelişiminde ekonomik, demografik, sosyolojik kurumsal nedenler etkili olmuştur. Dinî ve siyasal olaylar ve kurumlar da bunların içinde mütâlaa edilebilir. Tarım toplumunun ortaya çıkmasında, gelişiminde, sanayi toplumu haline gelmesinde şehirlerin büyük dönüşümler yaşadığı, bazen de daha farklı ve yeni şehir merkezleri kurulduğu bilinmekle birlikte; genel olarak kırsal yerleşim yerlerinin kentsel yerleşim haline geçtiği; onların büyümesi sonucu teşekkül ettiği açıktır.
Büyük şehirler etrafında da oluşturulacak çevre kentleri, tarım kentleriyle ortak hedefe yöneleceğinden sağlıklı şehirleşme, sağlıklı sanayileşme ile buluşacak ve toplumsal barışa ve kalkınmaya hizmet edecektir.
Tarım kentlerini (köy kentleri) köye ve köylüye yönelik nostaljik takılmalardan ve şehirli aydının hariçten gazel okuma ülküsünden kurtarmak ve uygulanabilir politikalar haline getirmek gerekmektedir.
Anadolu’da çok eski uygarlıkların yaşadığı ve bu uygarlıkların beşiğini teşkil eden şehirlerin bugün de ayakta olduğu, gelişip büyük şehirler haline geldiği malum olmakla birlikte: bazı şehirler ise önemini kaybetmiş ya küçülmüş ya da yok olup gitmişlerdir. Batı’da ve Orta Anadolu’da eski uygarlık merkezlerine eski Yunan kentleri denmesi yanlıştır. Bunlar Anadolu uygarlıklarıdır.
Hitit, Truva, Harran, Harput, Bayburt, Ahlat ve daha birçok eski şehir merkezleri tarihte önemli geçitler olmasına rağmen günümüze doğru giderek küçülmüştür. İstanbul nüfusunun önemli bölümünü teşkil eden Sivaslıların varlığı ve ne kadar göç verdiği; tarihte önemli bir Selçuklu Başkenti olduğu düşünülürse Sivas’ın da bugün
tarihteki önemini yetirdiği-göreceli olarak küçüldüğü ileri sürülebilir.
Geçen asrin ortalarında kırsal kesimde yaşayanların oranı %75, kentte yaşayanların oranı %25 iken; 21. yy. başında bu oran %40 kırsal, %60 kentlerde yaşayanlar olarak dönüşmüş; fakat kırsal nüfusun baskısı ekonomide ve toplumsal dengenin sağlanmasında önemli problemlerin devam etmesini sağlamıştır.
Köylerin değişmesinde belli başlı sebepleri sıralayacak olursak bunları ana başlıklar olarak şöyle tesbit etmek mümkündür:
Sanayileşme
Nüfus yapısında meydana gelen değişmeler
Tarımsal mekanizasyon
İç ve dış güçler
Kentleşme
Kara yollarındaki gelişme ve kara nakil taşımalarındaki çeşitlilik ve hızlanma
Kitle iletişim ve haberleşme
Terör
Siyasal ve sosyal değişim
Tanım kentleri gibi köy yerleşim yerlerinde yapılacak düzenlemelerin de yine bu tarihsel ve sosyolojik sebepler dikkate alınarak gözden geçirilmesi zarureti vardır. Sanayi, terör, göçler, mekanizasyon vb. sebeplerin bu sefer bir “girdi” “veri” olarak ele alınmaları gerekmektedir.
Tarım Kentleri: 30 Yıllık Rüya
Tarım kentleri, merkez köyler, köykentler, cazibe merkezleri şeklinde adlandırılan köy yerleşim yerleriyle ilgili düzenleyici politikalar gerçekte köye ve köylüye yönelik şehirli aydın yaklaşımlarının bir arayışı olmakla birlikte; şehirleşme kavramıyla birlikte ele alındığında, sosyolojik ve tarihsel veriler dikkate alınarak yaklaşılırsa aslında yabana atılmayacak önem arz etmektedir. Geçen asrın yansında Avrupa’nın büyük şehirlerinde şehirleşme hızının yüksek olması ve başkentlere aşırı yüklenilmesi sebebiyle mesela Paris ve Londra civarında yeni kentler, çevre-kentleri kurulmuş ve bu şehirlerdeki yük yaygınlaştırılmış ve yeni kurulan çevre kentler sayesinde merkezler rahatlatılmıştır. Bu çevre kentlerde üniversiteler, büyük iş merkezleri açılmış ve cazibe merkezleri oluşturularak şehir merkezindeki yoğunluk buralara kaydırılmıştır. Ancak bu çevre kent olgusu bizde yanlış anlaşılmış, büyük şehirlerin hemen yanında uydu kentler biçiminde toplu konut alanları oluşturularak Batı’daki çevre kent yaklaşımı yanlış değerlendirilmiştir. Dolayısıyla yeni toplu konut alanları ve uydu kentler gerçekte merkezdeki yoğunlaşmayı hızlandırmış; sadece ulaşım sıkıntısı yaratan ve belki biraz konut açığını kapatan bir düzenleme olmuştur.
Gerek çevre-kentler, gerekse tarım-kentleri ya da köy-kentler gibi projeleri global şehirleşme politikalarından ve sürecinden ayrı düşünmek yanlışlara sevk eder; hatta sanayi politikalarıyla da bu sürecin yakından ilgisi olduğunu gözden uzak tutmamak gerekmektedir.
Sanayii, üniversiteleri, bilumum devlet yatırımlarını şehir merkezlerine yöneltirseniz; kaçınılmaz biçimde, çarpık kentleşme ve çarpık sanayileşme gerçeği, yaşanan sosyal problemleri daha da arttıracak ve çözüm önerilerini giderek geçersiz kılacaktır elbette.
Bir yandan gelişen, büyüyen, devleşen, çevre problemleri, sosyal çalkantılar, marjinalleşme, gecekondulaşma süreci ortaya çıkaran şehirlerimiz etrafında çevrekentler (sadece konut veren uydu kentler, daha doğrusu gece yatısı işi gören otel kentler yerine; istihdam, iş, eğlence, eğitim, konut, çevre her bakımdan kendi kendine yeten kentler) geliştirilirken; diğer yandan tarım kentleri ile kırsal kesimin bulunduğu yerde- sanayi ve hizmetler sektörüne kaymasını sağlayacak; köy topluluklarını en uygun bir köy etrafında yavaş yavaş kasaba ve şehir haline getirecek olan süreç başlatılacaktır. Bunlar şehirde olan her şeyin bulunduğu; eğitim, sağlık, para-banka, eğlence, ticaret, pazarlama, işleme dağıtım v.b. hizmetlerin yaygınlaştığı cazibe merkezleri olacaktır.
80 bin köy altı (mezra, küçük köy, yaylak, kışlak, dam, aba, çiftlik, yurt, kom, çadır vb.) ve 35 binden fazla köye hizmet götürmek elbette sosyal devlet iddiasındaki hiçbir devlet için mümkün değildir. Hele liberalizasyon, globalleşme sürecinde bu hiç mümkün değildir. Elbette ki birbirine yakın köylerin herhangi birinde yatırımların, cazibe merkezi hususiyetlerinin toplanmasa, daha uygun olacaktır.
Diyelim ki 10 kadar köy birbirine birkaç kilometre arayla bir bölgede dağınık olarak hayatlarını idare ettirmeye çalışıyorlar. Elbette ki kurulacak tarım kenti sıfırdan “ben yaptım oldu” türünden yeni köy icat etmek değildir. Bunlardan hepsine ulaşım bakımından en uygun olanını cazibe merkezi olarak seçmek ve yatırımları buraya yöneltmek daha doğru olacaktır. Giderek sosyolojik ve tarihsel sebep-sonuç ilişkisi o merkez köyü daha gelişmeye müsait kılacak ve kentleşme bu yönde cereyan edecektir.
Tarım-kent, köy-kent meselesini sadece bir yerleşim politikası olarak ele almak bu projenin gerçekleşmesini sağlamak yerine uzun tartışmaları ve güvensizlikleri ortaya çıkarır sadece.
Zaten söz konusu tarım kentleri ve köykentleri projeleri 30 yıl öncesinde teklif edilmesine (Rahmetli Dr. Tahsin Ünal’ı burada anmak istiyorum; onunla uzun sohbetlerimiz ve tartışmalarımızı da) ve siyasi partilerin programlarına hatta kalkınma planlarına alınmasına rağmen ne köy sayısında bir azalma olmuş: ne de çarpık sanayileşme ve çarpık kentleşme süreçlerinde bir değişiklik meydana gelmiştir.
Sonuca Gitmek Tarım kentleri, çevre kentler, tarım-sanayi entegrasyonu ve kalkınma plan ve hedefleri entegre bir bakış açısının mütemmimi kılınmalıydı. Bir yandan tanımdaki fazla nüfus emilirken ve bu nüfus hizmetler ve sanayiye kaydırılırken; bir yandan da göçler, gecekondulaşma ve şehirlerde marjinalleşme önlenecek hem toplumsal bütünlük korunacak hem de yatırımların Anadolu’ya yayılması sağlanacaktır. İstanbul-Kocaeli arası yoğunlaşmanın ortaya çıkardığı dert, son deprem felaketiyle artık bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştır.
Tarımsal sanayi tanım kentlerinin leit-motivi olacak; buralardaki tarım nüfusu yeni sektörlere kaymakla “yerinde” yapısal dönüşümü ortaya çıkaracak ve tarım-sanayi entegrasyonu bir yanda katma değeri yükseltirken (işleme oranını artırma, işgücü ihtiyacını karşılama istihdamı yükseltme, tasarruf-yatırım dengesini sağlama, pazarlama ve örgütlenme gücünü geliştirme, atıl kapasiteyi azaltma vb olacağından)
diğer yandan büyük şehirlere göç problemini ortadan kaldıracak gecekondulaşmayı ve köylü-kentliliği azaltacaktır. Büyük şehirler etrafında da oluşturulacak çevre-kentleri, tarım kentleriyle ortak hedefe yöneleceğinden sağlıklı şehirleşme, sağlıklı sanayileşme ile buluşacak ve toplumsal barışa ve kalkınmaya hizmet edecektir.
Tarım kentlerini (köy kentleri) köye ve köylüye yönelik nostaljik takılmalardan ve şehirli aydının hariçten gazel okuma ülküsünden kurtarmak ve uygulanabilir politikalar haline getirmek gerekmektedir. Böylece tarım nüfusu %10’lanın altına çekilirken tarımsal sanayi, yanında yönetim, katma değer artışı, işleme oranı artışı (sadece tarım ürünlerinin işleme oranın %5’ten %50’ye çıkarsak Türkiye’ye bir Türkiye daha katacağımızı unutmayalım) modernleşme, daha fazla mekanizasyon, daha fazla ihracat ve döviz, daha dengeli toplum, yurdun her yanına yayılmış hizmetler ve huzur sağlanmış olacaktır. Şehirleşme, sanayileşme, çevre kentler ve tarım kentleri açıkçası aynı hedef ve objektifler göz önüne alınarak düşünülmeli, eklektizme ve popülizme kurban edilmemelidir.
