Gökalp ve Laiklik

“Din üzerine yaptığı incelemeler o kadar yerinde, o kadar ilgi çekicidir ki, günün birinde Türk aydınları milletçe ilk kalkınmanın dinle olabileceğine inanacak olursa, hem de bu kalkınmayı yapmak isteyecek olursa, Gökalp’in yazılarını okumakla, onun dine verdiği önemi anlamakla işe başlayacaklar“.

Gökalp sosyolojisinde ilk bakışta birbiriyle çelişkili gibi görünen fakat aslında çelişkili olmayan bir çift kavram vardır ki bunlardan biri laiklik, diğeri ise İslamlaşma akımıdır.

Laiklik, din ve devlet işlerini birbirinden ayırmak, devleti din dışı bırakmak olduğu halde, İslamlaşma devlete yeniden bir dini görev yüklemek olmuyor mu?

Yahut mücerret anlamda laiklik yine mücerret anlamında dindarlaşma ile zıtlık yaratmıyor mu?

İşte bu soruların cevaplarını bu incelemede tartışmak, laiklik ile İslamlaşmanın Gökalp sosyolojisinde niçin birbiriyle uyum halinde bulunduğunu açıklamak istiyorum.

Cumhuriyet döneminden önce ne Batıcılar, ne de İslamcı akım taraftarları arasında laiklik kavramıyla ilgili tartışmalara rastlamıyoruz.

Hatta Abdullah Cevdet’in çıkardığı İçtihad dergisinde Türkiye’de Batılılaşmanın geleceği hakkında bi rüya nakledilirken “Pek uyanık bir uyku” adı altında iki makale yayımlanmıştır.

Bu yazıda bir Batılılaşma programı ileri sürülmüş, ve Tanzimat’tan beri Türk aydınları tarafından savunulan yenileşme hareketleri ayrıntılı bir tarzda desteklenmiştir.

Ancak, harf inkılâbından medreselerin kaldırılmasına kadar hemen bütün konuları ihtiva eden bu programda laiklik ilkesine rastlamıyoruz.

Laiklik hususunda, sosyoloji sisteminin bir gereği olarak, ilk defa Ziya Gökalp görüşlerini ilmi tarzda açıklamıştır.

Bu sebeple laiklik, Türkçülerin programı çerçevesinde İttihat ve Terakki idaresine sunulmuştur.

Nitekim, 1917 yılında toplanan İttihat ve Terakki Kongresine Gökalp, tarihi, sosyolojik ve hukuki araştırmalara dayanan hatta şeyhülislamlık müessesesinin ilgasını teklif eden bir tebliğ de sunulmuştur.

İttihat ve Terakki hükümeti, 1916-17 yılları arasında dini mahkemelerin idaresini adliye nezaretine ve dini okulların ise maarif nezaretine devrettikten sonra, Fırka liderleri Gökalp’in bu görüşlerini de benimsemiştir.

Ancak, İttihat ve Terakki hükümeti bu reformların ekserisini 1918 anlaşması karşısında tatbik edememek durumunda kalmış, Cumhuriyetin ilanından sonra da laiklik Kemalist ideoloji tarafından uygulama alanına aktarılmıştır.

Gökalp’in dini müesseselerin devlet işlerinden ayrılmasıyla alakalı görüşlerine ilk defa İslam Mecmuası‘nda (1914-15) ve Yeni Mecmua‘da (1917-18) çıkan şiirlerinde rastlamaktayız.

Bu şiirler daha sonra Yeni Hayat (1918) adlı kitabında toplanmıştır.

Nitekim “Halife ve Müftü” adlı şiirinde, “devlet” ile “medrese” ve “müftü” ile “halife”nin birbirinden ayrılması gerektiğine rastlıyoruz:

Devlet ile medrese ayrı iki âlemdir. Müftü ile halife birbirine karışmaz. Ayrıysa da bu iki kuvvet, daim tev’emdir, “Nüfuz bende” diyerek birbiriyle yarışmaz”..

Keza, “devlet” adlı şiirinde ise açıkça “hukuk” ile “din”in birbirinden ayrı iki farklı alan olduğunu dile getirmektedir:

“Lakin hukuk dinden ayrı bir iştir, Bırakılmış ülu’l-emre, devlete.. “Hukuk örfe uymayınca değiştir, Örfe uydur” demiş Tanrı, millete..”

Türk düşünce tarihinde, dinin devlet işlerinden ayrılması tezini, sistematik olarak ilk defa Gökalp ortaya koymuştur.

U. Heyd bu hususu açıklarken aynen şu ifadeleri kullanıyor: “Gökalp’in asıl amacı iki noktada toplanır. Bunlardan biri din ile devleti birbirinden ayırmak, yani Türk milletinin siyasi ve sosyal hayatı üzerinde İslam hâkimiyetini sona erdirmek, ikincisi de din ile Doğu medeniyetini tefrik etmek ve böylece Türk milli kültürü ve Avrupa medeniyeti ile esas İslami değerlerin birlikte muhafazasını mümkün kılmıştır“.

Gökalp, daha sonraları, Türkçülüğün Esasları (1923) adlı kitabında bu laikleşme vetiresinde “Kur’an-ı Kerim’in ve gerek ibadet ve ayinlerden sonra okunan bütün dualarla münacatların ve hutbelerin Türkçe okunması lazım geldiğini” söyler.

Şimdi, Gökalp sosyolojisinde ikinci kavrama, İslamlaşma akımına geçiyorum. Bu hususta, esas görüşlerine, çoğu, 1913-14 yılları arasında Türk Yurdu ve İslam Mecmuası’nda basılmış olan makalelerinin toplanarak 1918 yılında yayınlamış bulunan “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eserinde rastlamaktayız.

Gökalp, bu kitabında “Üç cereyan” adlı yazısına başlarken aynen şöyle diyor:

“…Memleketimizde üç fikir cereyanı vardır. Bu cereyanların tarihi araştırılırsa görülür ki fikir adamlarımız başlangıçta “muasırlaşmak” lüzumunu hissetmişlerdir. Üçüncü Sultan Selim devrinde başlayan bu temayüle inkılâp (1908 meşrutiyeti) tan sonra “İslamlaşmak” emeli katıldı. Son zamanlarda bir de “Türkleşmek” cereyanı çıktı”.

Bu makalesinde üç cereyanı incelemesine rağmen Gökalp, ilkin milliyet düşüncesinin önemine, Türklerde milliyet fikrine, daha sonra da Türkleşme cereyanına temas etmekte fakat İslamlaşma tezine hemen hemen hiç yer vermemektedir.

Bu husus, Gökalp üzerinde araştırma yapan bazı Batılı düşünürlerin de dikkatini Çekmiştir. Nitekim Heyd, konu ile alakalı olarak şöyle diyordu:

“Gökalp’in Türk kültürü ve Batı medeniyeti terkibinde, üçüncü unsur olarak İslam için özel bir yer yoktur. İslam, medeniyet alanına dâhil oldukça modern Avrupa değerleriyle yer değiştirmelidir. Dini Türkçülük, milletin kültürel canlanmasını öneren programda en zayıf noktalardan biridir. Gökalp’in İslam kavramını safça bir ahlaki din olarak izaha çalışmayı denediği kabul edilmemelidir”.

Hatta Bergstrasser’e atfen Heyd şu görüşleri nakletmektedir: “Bergstrasser in haklı olarak müşahede ettiği gibi, Gökalp sistemi dini herhangi bir ayrı varlık kabul etmemektedir“.

Türk düşünce hayatında İslami unsur olarak, İslam ümmetçiliğinin tarifinin başlangıçta müphem oluşunu yine Heyd, aşağıdaki görüşe istinat ettirmektedir:

“…İmparatorluğun çözülmesi ile İslam tedrici olarak Gökalp’ın öğretisinde değerini kaybetti ve üçlemesinde (trinity, teslis) küçük bir hissedar oldu”.

Aynı konuda, H. H. Schaeder ise tamamıyla Heyd’dan farklı bir yol izleyerek şu neticeye varıyordu:

“Ziya Gökalp’in İslam ümmetinden olmayı kabul edişi, milli Türk “kültür”ünün gelişmesi ve Avrupa “medeniyeti”ne uyması isteğiyle uyuşmazlık içindedir ve bir uzlaştırmadan ibarettir“.

Gökalp sosyolojisinin ana eksenini teşkil eden bu üç akım hakkında her iki Batılı fikir adamının ilk bakışta teşhisleri doğru görünmekle beraber esasta bu görüşlere katılmak mümkün değildir.

Zira, başlangıçta işaret ettiğimiz üzere, “üç cereyan” içerisinde “Türkleşmek” akımına geniş yer vermesi İslamlaşmaya ise belirli çizgilerle temas etmesi, İslamlaşmanın tedricen kıymetini kaybetmesi anlamına gelmez, tersine Türk toplumunda asli bir inanç hükmünde olduğunu gösterir.

Oysa, milliyetçilik ile batılılaşma yeni cereyanlar arasındadır. Bu sebeple de mahiyetleri hakkında geniş bilgiyi gerektirmektedir.

Bu görüşümüzü desteklemek için de ilkin adı geçen makalede Gökalp’a göre, “milliyet mefkûresi önce Müslüman olmayanlarda sonra Arnavut ve Araplarda, en sonunda Türkler-de göründü. Bunun da sebebi, Türklerin bir mefkûre için varolanı tehlikeye düşürmekten çekinmeleridir. Ancak, dünyanın doğusu da, batısı da bize açık bir şekilde gösteriyor ki bu yüzyıl ‘milliyet” yüzyılıdır, bu yüzyılın vicdanları üzerinde en müessir kuvvet milliyet mefkûresidir.

Milliyet hissinin hâkim olduğu bir memleketi ancak milliyet zevkini ruhunda duyanlar idare edebilirler.

Bu sebeple, Türklerin milliyet mefkuresinden kaçınması devlet için zararlı ve unsurlar için usandırıcı olduğu gibi Türklüğün kendi varlığı için de öldürücü idi. Çünkü, Türkler milliyeti yaşayan bir millet olan devlet ile bir manada kabul ettikleri için, içtimai ve iktisadi varlıklarının soysuzlaşmakta olduğunu bilmiyorlardı.

İktisadi ve içtimai hâkimiyetleri başka unsurlara geçtiği sırada Türk bir şey kaybettiğini anlayamıyordu, zira onun nazarında yalnız Osmanlı milletini meydana getiren sınıflar vardı.

Kendisinin bazı sınıflardan çıkarılmasına hiç ehemmiyet vermiyordu. Memlekette iktisadi ve fenni sınıfların varlığını kafi görerek kendisinin bunların dışında kalmasında bir zarar göremiyordu.

İşte bu gidişle Anadolu’da bile halk yahut ahali şeklinde bir Türklük kalmadı, Türkler memur ve rençber sınıflarına toplandılar.

Böylece, yaratıcı bir meslek olan ticaret ve sanayi azınlıkların eline geçti.

Bundan dolayıdır ki köylü ve memur -yaratıcı ve üretici olmayan- sınıflarına sıkışan bir kavminden teşkilat yapmak imkânı yoktur.

“Memleketimizde kuvvetli bir hükümet kurulamaması, Türklerin iktisadi sınıflardan mahrum olması yüzündendir. Hangi millette hükümet, iktisadi sınıflara dayanırsa orada hükümet gayet kuvvetli olur; çünkü tüccar, sanatkâr, iş adamı sırf kendi faydası için hükümetin kuvvetli olmasını ister. Milli mefkûreden mahrum olma, Türkleri milli iktisattan mahrum ettiği gibi, dilin sadeleşmesine, güzel sanatlarda milli üslupların meydana gelmesine de engel oldu.”

Batıda gelişen Rönesans hareketlerinin felsefesine uygun bir yaklaşımı benimseyen Gökalp, aynı tarzda açılamalara devam ederek sözlerini şöyle vurguluyordu:

“Bir millette önce din kitapları yazılır, sonra ahlak, hukuk, edebiyat, ilim, felsefe gibi marifet şubeleri dinden ayrılarak kuruluşunu tamamladıkça bunlara ait kitaplar da yazılmağa başlar.”

“Türk fikir adamları, Türklüğü inkâr ederek dinler arası bir Osmanlılık hayal ettikleri zaman İslamlaşmak ihtiyacını duymuyorlardı, hâlbuki Türkleşmek mefkûresi doğar doğmaz İslamlaşmak ihtiyacı da duyulmaya başladı.”

“Bu sebeple, Türkleşmek, İslamlaşmak mefkûreleri arasında bir zıtlık yoktur“…

İşte, Gökalp sosyolojisinde önemli yer tutan “üç cereyan adlı yazının ana esasları bunlardan ibarettir. Burada iki hususa bilhassa dikkati çekmek istiyorum. Bunlardan ilki Türkleşmek cereyanı, ikincisi de İslamlaşmak mefkûresinin Türkleşmek ile bir zıtlık teşkil etmemesi tezidir. Türkleşmek akımı, milli bir devletin kurulması, iktisadi, sınaî, ticaret ve her alanda Türklerin yönetimi ellerine geçirmesi ve dilde, ahlakta, hukukta, edebiyatta, ilimde, felsefede ve diğer bilgi dallarında Türk kültürüne ve Türk zevkine göre yeni bir hayat tarzı kazanmasıdır.

Türkçülüğün Esasları’nda ikinci kısım yani Türkçülüğün programı; dilde Türkçülük, estetik Türkçülük, felsefi Türkçülük olmak üzere 8 bölümde ele alınmaktadır.

Milleti yapan da bu unsurlardır. Nitekim Gökalp, milletin tarifi için şöyle bir yaklaşımdan hareket etmektedir: “Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından müşterek olan yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir topluluktur. Bu anlamda olmak üzere, Gökalp’e göre Türkçülük de, “Türk milletini yükseltmek demektir.” Türkleşmek; dilce, ahlakça, güzellikçe, Türk milletini yükseltme, Türk kültürünü, Türk zevkini Türk toplumuna aşılamak demektir.

Şimdi, Gökalp’ın üç cereyanından ikincisine yani İslamlaşma ideolojisine geçmek istiyorum.

Gökalp sosyolojisinde kullanılan usul ve yönlendirme aynen İslamlaşma akımı için de geçerlidir.

Öyle ki, İslamlaşma, dini değerler ve inanç sistemlerini halk katında şuurlu bir tarzda canlandırmak ve etkin kılmaktır.

Öyle ki İslamlaşma akımını bir terbiye meselesi olarak ele almak ve bunu genç nesillere yaymak suretiyle canlı tutmaktır.

Gökalp’in terbiye sosyolojisinin esasları bu ilkeye dayanır. Bu hususu, sentezci zihniyetine dayanarak şöyle açıklıyordu:

“Bir okul programına göz gezdirdiğimiz zaman, çocuklarımıza üç türlü bilgi öğrettiğimizi görürüz. Evvela, milli lisan ve edebiyatımızı, milli tarihimizi öğretiyoruz ki, Türk dilinden ve edebiyatından, Türk tarihinden başka bir şey değildir.”

“İkinci olarak: Kur’an-ı Kerim, tecvid, ilmihal gibi din dersleri ve İslam tarihi ile İslam lisanları okutuyoruz.”

“Üçüncü olarak, matematik, tabiat bilgisi gibi ilimleri ve bu ilimleri öğrenmeye yarayan yabancı diller ile elişleri, beden terbiyesi gibi maharetler öğretiyoruz. Bu kısa göz gezdirmeden anlaşılıyor ki, terbiyede takip ettiğimiz gayeler üçtür: Türklük, İslamlık, muasırlık“.

Görülüyor ki, Gökalp’e göre bir eğitim müessesinde dini terbiyenin esasları Kur’an, tecvid ve ilmihal’e dayanacaktır.

Bu üç terbiye unsuru birbirinin yardımcısı ve tamamlayıcısı olmakla mükelleftir.

O halde, “İslam terbiyesi esas itibariyle Türk ve asır terbiyesini kabul etmekle beraber, bunlar tarafından kendi sahasına vuku bulacak tecavüzlere meydan vermemeye çalışacak ve aynı zamanda hakiki İslam inanç ve geleneklerini hem başlangıçta Arap kavminden geçen hem de daha sonra başka kavimlerden alınan adet ve sonradan meydana çıkmış şeylerden ayırmaya çalışacaktır.”

Bu ifadeler açıkça göstermektedir ki, İslam terbiyesi bir yanda Türk ve modern terbiyeyi kabul edecek, öte yanda ise Arap, Fars ve başka kavimlerden geçen adet ve sonradan meydana çıkmış şeylerden arındırılmak suretiyle özüne dönecektir.

O halde, İslami terbiyeden esas, dinin asli değer sitemlerine yönelmektir.

Böyle bir terbiye anlayışı, temel ilke olarak, batılılaşma ve Türkleşme vetiresiyle uyum sağlayacaktır.

Çünkü, “İslamiyet gerçeklik hükümlerinde zamanın aklını değer hükümlerinde ise milletlerin örfünü esas alarak kabul eder“.

Bu sebeple İslamiyette (zamanın değişmesiyle hükümlerin değişmesi) kabil olduğundan, Müslüman milletlerin modernleşmesine hiçbir engel yoktur”. Bu sebeple, İslami terbiye, modern terbiye ve Türk terbiyesiyle bütünleşen, uyum sağlayan bir yapıyı aksettirir. Gökalp için dini terbiye, şahsiyetini gelişmesinde birinci derecede ehemmiyete sahiptir. Nitekim, “Dine Doğru” adlı makalesinde bu husustaki görüşlerini şu örnekle açıklıyordu:

“Bütün hayatlarında kuvvetli bir seciye gösteren insanlar, umumiyetle çocukluklarında dini terbiye alanlardır. Çocukluklarında din terbiyesi almayanlar ölünceye kadar şahsiyet-siz kalmaya mahkûmdurlar. Rivayete göre, Ahmet Vefik Paşa’ya medeni cesaretinin istinatgâhını sormuşlar: “Allah’a tevekkülümüzdür” cevabını vermiştir”.

Baltacıoğlu’nun da isabetle belirttiği gibi, Gökalp, bu fikirleriyle İslam terbiyesinden değil, İslam terbiyesinin gerekliliğinden söz açmaktadır.

Bu terbiye olmadıkça milli şahsiyet de olamıyor. Gökalp’e göre, “din de telakki de değişebilir; terakki de eder, tedenni de. Telakki yükseldikçe, millet yükseliyor. Din telakkisi alçaldıkça, millet de küçülür. Dinin telakki tarzı değişebilir“.

Dini düşünce tarzının değişmesi, Gökalp sosyolojisinde, asketik (zühdi) dönemden ilahi hükümet ve nihayet milli hâkimiyete olmak üzere üçlü bir yapıyı ortaya koyar.

Her üç dönemde hâkim olan din değil, dini düşünce şeklidir. Gökalp’i, çağdaşlarının modernizm hareketlerine götüren fikirlerin kaynağı burada yatmaktadır.

Öyle bir hareket ki, İslami, çağın gelişim ilkelerine karşı seferber kılmak, onu kendi kalıplarına göre yoğurmak ve biçimlendirmektir.

İslam terbiyesinin amacı da budur: Dini normları modern hayatın gereklerine göre bir eğitim programı içinde arındırmak.

Gökalp sosyolojisinde Durkheim‘a olan yönelimin sebepleri bir raslantı değildir, şüphesiz.

“Din Hayatının iptidai Şekilleri” adlı eseriyle bu sosyologun öğretisinde dine önemli yer vermesi ve bir bunalım dönemi sosyologu olmasıdır.

Gökalp sisteminde sosyal vak’aları sıralarken ilkin din olayını sonra da dil, sanat, tarih ve iktisat gibi konuları ele almaktadır.

Böyle bir tasnif, Durkheim sosyolojisinin gereğidir. Çünkü Gökalp’e göre, “iktisadi olaylara ağırlık veren Marx için yalnız iktisadi unsurlar gerçektir, diğer sosyal kurumlar gerçek olmadıkları gibi, hadise bile değildirler. Bunlar ancak iktisadi hadiselerin neticeleri ve gölgeleridir.”

“Durkheim’in tesis ettiği sosyolojiye göre, böyle bir inhisar doğru değildir. İktisadi hadiselerin, diğer sosyal hadiselerden hiçbir üstün tarafı yoktur. İktisadi müesseseler nasıl bir hadise, bir gerçekse; din, ahlak, estetik ilh. gibi diğer sosyal müesseseler de birer tabii hadisedir.

Durkheim’in sosyolojisinde, diğer sosyal hadiseler iktisadi hadiselere sebep olabildiği gibi, iktisadi hadiseler de diğer sosyal hadiselere sebep olabilir”.

Bu ifadeleriyle Gökalp, tarihi maddeci görüşün “bütün sosyal olayları iktisadi sebeplere göre açıklayan” evrensel modeline karşı çıkmak suretiyle “din“i gölge olay olmaktan kurtararak, iktisadi olayların da belirleyici bir unsur olduğunu kabul ediyordu.

Bilindiği üzere, Gökalp’in bu tezi, aynı zamanda Max Weber sosyolojisinin de esaslarını teşkil eder.

Max Weber, kapitalist sistemin Protestan ahlakının esası olduğunu ileri sürmek suretiyle, iktisadi olayarı dini olayların belirlediğini açıklamıştır.

Marxizm, ekonomik yapının (Marx ise üretim araçları diyordu) dinin özünü tamamiyle veya hiç olmazsa nihai olarak tayin edeceği tezinden hareket ediyordu.

Marx’a göre, bir sosyal grupta hâkim dini sistem üst yapıya aittir ve bu üst yapı, dini düşünce, görüş ve yaşayış şekillerinde de iktisadi sosyal alt yapı tarafından tayin edilir.

Oysa Max Weber’in eserinin konusu bu değildir. Tam tersine dinin sosyal ve ekonomik hayat üzerine olan tesirini tesbit etmektedir.

Max Weber’e göre, her dini sistemin temelinde Tanrı, ahiret, insanların saadeti ve selameti gibi dini unsurlar vardır.

Weber’in deyimiyle “her din bir iktisadi ve sosyal ahlak yaratarak çıkar” … Böylece, dini motiflerin insani eylem ve hareketleri tayin ve sevkeden en sağlam kuvvetlerden biri olduğu da anlaşılır.

Bütün dini sistemlerde bulunan sosyal ve iktisadi ahlak kaideleri, insani sosyal eylem ve hareketleri güçlü bir şekilde denetimi altında bulundurur.

Kısacası, Weber’e göre, din müessesesi sosyal hayatın ahlaki, hukuki, iktisadi istikametini geniş çapta etkiler.

Ferdiyetçilik, özgürlük, çalışma ahlakı, sade yaşama, gelir birikimi, demokratik hayat tarzı Batı dünyasında dini sistemin tesiri altında gelişmiştir.

Max Weber’in buraya özet olarak aktardığımız fikirlerini, ana esaslarıyla, Gökalp sosyolojisinde de gözlemek mümkündür.

Nitekim, “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eserinde, İslamlaşmayı Türkleşmenin bir gereği kabul ediyor ve aynen şöyle diyordu:

“Avrupa’da dinden ve milliyetten doğan, bundan dolayı bizde de bu kaynaklardan aranması gereken bir takım manevi ihtiyaçlarımız vardır ki, aletler ve fenler gibi, bunların da Batıdan alınması gerekmez”.

Weber’i hatırlatan bu görüş, Gökalp sosyolojisinin en önemli yanını teşkil eder.

Gökalp bir taraftan, Markist sosyolojinin “iktisadi unsurları alt-yapı olarak kabul eden” tezine karşı, dinin da iktisadi hadiseleri belirleyici bir unsur olduğunu söylerken, öte yandan dinin bir alt-yapı kurumu olarak dil, terbiye, sanat, :ahlak, tarih ve iktisadi olayları nasıl etkilediğini şöyle açıklar:

Devamı Gelecek…

Similar Posts