Zafer yahut yenilgi büyüyen ümit: SAKARYA’DAN BÜYÜK TAARRUZ’A TEORİ VE PRATİK
Zafer zafer veya yenilgi yenilgi büyüyen ümit, tarihin özetidir.
Tarihe bakınca sadece zaferleri görmek aldatıcı bir özgüvene yol açar, hatta bu geçici körlük, istikbale dair hiçbir hazırlanışa imkân vermez.
1683 Viyana Bozgunu sonrasında elbette ki Türkiye Devleti mayasındaki ayakta kalma stratejisini derinden derine hayata geçirmek zorundaydı.
Büyük milletler ve onların büyük devletleri salt zaferlerinden bahisle tarih felsefesi yapmaz, ayakta kalabilmek adına moral takviyesi yaratmazlar; onlar, mağlubiyetlerini de yad ederek dersler çıkarmasını bilir, ona göre ayakta kalma alışkanlığını derin bir strateji ile taçlandırırlar, future shock yaşamayıp gelecek kurgusu ile yarınlara hazırlanırlar.
1683 elbette zafer beklerken büyük bir hezimetin talihsiz yılı olarak Türk tarihinin en karanlık dönemeciydi. 1683’de başlayan geri çekilme Çanakkale ile durdurulabildi. Ve makus talih tersine dönüp peşinden bir Kurtuluş mücadelesi verildi.
Belki de İlber Ortaylı’nın ve Halil İnalcık Hocamızın da vurguladıkları gibi çöküşü yükselişinden daha mühim olaylara gebeydi Osmanlı’nın son yılları… Bu son yılları 1683’ten itibaren de başlatmak mümkündür ve benzer yıkılmaları 93 Harbi, Balkan Bozgunu ve Sarıkamış Faciası ile de açıklamak daha uygun düşebilir. Sadece savaşlara bakmayıp ekonomi politik ile de çöküş izah edilebilir; yani buğday ambarı Mısır’da bir valimiz olmasına rağmen İngiliz ticaret gemilerinin tamamen sömürgeleştirme becerilerinin arkasına göremeyişimiz de bitişimizi açıklayabilir.
Üç yüz yıl boyunca çöküşünü yükselişinden daha anlamlı kılan şey, bu süreçte batılı müesseselerin ve davranış kodlarının mülkiye, ilmiye ve harbiye uğraş alanlarımıza yaptığı etkidir. 3. Selim ve 2. Mahmud ile atılan adımlar, Tanzimat ile zirvesine erişen modernleşme çabaları ve sonrasındaki Teşkilat-ı Esasi ve Meclis arayışları ile Fransız devrimi sonrası küresel çözümlememize katkı sunan entelektüel çabalar bu çöküş yıllarının olumlu taraflarını da görmemizi sağlar. Ordudaki devrim mahiyetindeki yenilikler, Harbiye, Tıbbıye ve İlmiye’de yeni yaklaşımlar, Batı tarzında ilk örgün öğretim kurumlarının açılması, özellikle Mehmet Âkifleri de yetiştiren Halkalı Tarım Mekteb-i âlisi gibi örnekler, devlet dairelerindeki yenileşmeler, parlamenter yapı denemeleri yabana atılacak ‘şey’ler değildir.
1683’ten beridir bir geri çekilme sadece bir çöküş olarak elbette değerlendirilemez. Elli yıl içinde hızla yükseliş dönemini yaşayan Osmanlı’nın bu Batı karşısındaki ilerleyişi elbette ki Koçi Bey risalesindeki sorun tahlilleri ve çözüm önerileri ile geçiştirilemeyecek biçimde kutsanamaz. Muhtemeldir ki; çözülmüş, bölünük Batı karşısında ilerlememiz kolay oldu. Yükseliş dönemindeki adanmışlık ve soyluluk halkalarını basite indirgemek peşinde değiliz şek ve şüphe yok ki; ancak, kutsanma gerekçelerinin bugün birçoğu anlamsız yorumlar olarak kalmadı mı?
26 Ağustos Büyük Taarruz’u yazmak için bu girizgahta bulundum.
Geri çekilme uzun ve meşakkatli bir yolculuktur. Devletin bunu başarabilmesi bile devlet aklı ve geleneğinin yerleşikliğini gösterir.
Haçova gibi birçok zaferimiz içinde geri çekilme ve hamle yapma iradeleri ve becerileri son geri çekilme ve hamle yapabilme becerisine ne kadar ilham verdi bilmiyoruz ama en son yaşadığımız geri çekilme ve büyük taarruz hamlesi gerçekten harp tarihleri dersine boşuna konu olmamıştır.
Sakarya Müdafaası ve Büyük Taarruz süreci Türk’ün son geri çekilme ve hamle yapma bilgi ve becerisinin somutlaşmış destanıdır.
Napolyon ve Hitler karşısında Rusların Moskova içine kadar düşmanı çekerek soğuk kışla müthiş ittifakı sonucu moral yıkım içinde zafere ulaşması ve buna benzer geri çekilme harekâtlarından farklı olarak Sakarya eve dönüş stratejisidir, Sakarya’nın berisine çekilerek zayiat vermeden Büyük taarruz için kozasını örme planıdır. İçinde felsefe, strateji, yönetim ve eylem planlarını barındıran bir bilinçli süreçtir.
Büyük Geri Çekilme diye dünya tarihçilerinin andığı 1915 yılındaki 1. Dünya Savaşı Doğu Cephesinde gerçekleşen tahliye, Rusyanın namlı imparatorluk ordusunu moral olarak çökertti. Geri çekilme en başarılı bir geri çekilme daha doğru bir ifadeyle tahliyedir ama Sakarya ile karşılaştırıldığında Sakarya Savaşının yanından geçemez.
İkinci Dünya Savaşında Hitlerin ordularını (Barbarossa Harekâtı)Moskova soğuğuna mahkûm ederek içerde eritme de başarılı bir geri çekilme olarak anılır ve onun da Sakarya ile mukayese edilmesi abestir.
Bu teori ve pratiğin birinci ideologu ve pratisyeni elbette Mustafa Kemal Paşadır.
Çanakkale’yi de içine alan Sarıkamış, Kuttülamare, Medine Müdafaası, Yemen, Galiçya örnekleri ve diğer cephe savaşları ile geri çekilme taktikleri ve kısmi zaferlerin hepsi Sakarya ve Büyük taarruz için ilham kaynağı idi.
Ancak Mustafa Kemal, bunlardan ayrı bir de Alman tecrübelerini ve tarihte yaşanmış diğer geri çekilme harekâtlarını çok iyi tahlil etmiş kurmay liderdi.
Sakarya ile Büyük Taarruz bütüncüllüğü ona şu tarihi sözü söyletmiştir:
“Hatt-ı Müdafaa yoktur, sath-ı müdafaa vardır; o satıh, bütün vatandır.”
İşte bu yüzden Sakarya ile Fırat’ın Altaylardan Tuna’ya, Nil’den Hazar’a Türk dünyası için yeni bir bütüncül sulh ve savaş felsefesi olarak, moral ve motivasyon bakımından diplerde gezinen yeni Türklere ilham kaynağı olması gerekmektedir.
Atatürk’ün sath-ı müdafaa felsefesini iyi özümsemek gerekiyor.
Zaferlerimizi yahut mağlubiyetlerimizi anarken boş ve zaptedilmez bir gurur yahut yeis girdabında sürüklenen ahlaki çöküş cenderesinden kurtulmamız gerekiyor.
Sakarya Muharebesi; Büyük Taarruz hamlesi için ‘hatt-ı müdafaa’ ile ‘sath-ı müdafaa’ terkibinin çekirdek teorisidir. Çekirdek sağlam ve parçalanamaz, geri dönülmez bir kararlılık gösterecek ki, çatı teorisi arkasından gelebilsin.
Sakarya çekirdeği; bütün vatanı sath-ı müdafaanın beşiği yapan bu düstur ile en inançlı ve planlı, Geri Çekilme Harekâtı ve cephe taarruzlarının bütüncül bir strateji çerçevesinde yönetim ve eylem planıdır. Gazi Paşa, bu teori ve pratiğin ideologu ve baştan sona uygulayıcısıdır. En önemlisi bütün bu savaş sürecinin meclis – parlamento kararlarına dayandırılması ve meşruiyet çizgisidir. Bugün parlamenter demokrasiyi içine sindiremeyenlerin bu varoluş iradesini ve Cumhuriyetimizin kuruluş felsefesini idrak edebilmeleri elbette zordur.
Mustafa Kemal Paşa’nın Sakarya’dan Büyük Taarruza uzanan strateji ve taktikleri ile mutlak bir zafer meşalesini yakması, bunu topyekün millet kavramı (desteğini tam diyemiyoruz; zira, milli mücadele sürerken içerde ihanetler ve isyanlar da elbette millî bütünlüğe darbeler vuruyordu) ile Büyük millet Meclisinin iradesinde gerçekleştirmesi Türkiyesinden, Süleymanşah Türbesinin nakli gibi trajikomik bir geri çekilme Türkiyesine evrilme ne hazindir. Buna bir de Habur rezaletini, Birinci çözüm süreci ve ikinci çözüm süreci gibi hiçbir dehanın eseri olmayan altılı masa toplantılarına benzer tuhaf mesaili komisyonları da eklerseniz Sakarya’yı yeni kuşaklara öğretmesi ve içselleştirmesi gereken bir devlet mekanizmasının, eğitim sisteminin bırakın sath-ı müdafaa felsefesini inşa etmesi, hatt-ı müdafaanın en basit cephesinde bile muzaffer olması düşünülemez.
Ancak tarihte yaşanan ve genlerimize sirayet eden ‘havf ü recâ’ (korku ve ümit)arasında hep ümitvar olma durumu, en dibe düştüğümüz şu demlerde bile gençliğin yeniden zafer meşaleleri yakabilecek kudretine kan verir.
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesini, Andımızı, İstiklal Marşımızı belleğinde yaşatan Türk gençliği: “bin yıl daha buradayız!” diye boşuna emin konuşmuyor.
Sadece bağrımıza bastıklarımızın ahmaklığı ve dünyeviliği, biriktirme hırsı, haddini aşma, kula kul olma, kul hakkı yeme, uzayan kol bizden olsun gibi melanet telaşları en değerli hazinemiz olan zamanı tüketiyor, o kadar…
Dr Lütfü Şehsuvaroğlu
