Teknoloji Tanıklığım – Sesin İzinde

Kasetler: Manyetik Şerit Cebe Girdi

Makaralı teyplerin devasa gövdesi, döne döne saran makaraları derken bir gün aynı mantığın küçücük bir kutuya sığdırıldığı kasetler hayatımıza girdi. Aslında kaset, teybin büyük makaralarının portatif hale getirilmiş şeklinden başka bir şey değildi. Kasetçalar da o teybin küçültülerek pil ile çalışabilir hale getirilmiş versiyonuydu. İçinde yine kahverengi manyetik bir bant vardı; ama bu kez bant, avuç içine sığan plastik bir kabın içinde, kendi koruması altında duruyordu. Bu küçücük boyut, büyük bir devrim anlamına geliyordu: teybi omzumuza asıyor, kasetleri kolayca yanımızda taşıyabiliyor, cebimize, çantamıza koyabiliyor, gittiğimiz her yere müziğimizi götürebiliyorduk.

Kasetlerin en büyük farkı, kişiselleştirme imkânıydı. Radyodan ya da bir arkadaşın plağından sevdiğimiz şarkıları kasete kaydedebiliyor, kendimize özel listelerle kasetler hazırlayabiliyorduk. Hediyeleşme de başka bir boyuta taşındı: birine kaset doldurup vermek, çoğu zaman söylenemeyen duyguları anlatmanın en etkili yollarından biri oldu. Kaset kapaklarının içine el yazısıyla şarkı listeleri yazmak, süslemeler yapmak da dönemin küçük ama anlamlı ritüellerindendi.

Üstelik kasetler sadece müzik için değil, konuşmaların ve özel anıların saklanması için de kullanılıyordu. Arkadaş sohbetleri, okul hatıraları, doğum günlerinde sırayla odaya girip doğum günü sahibine sesli dilekler bırakmak gibi gelenekler kasetlerle mümkün olmuştu. Böylece kaset, bir bakıma anı defterinin sesli sürümü haline geldi.

Kasetler demişken aklıma geliveren ilk şey, Cem Karaca’nın Ankara’daki bir konserine teybimi götürüp konseri baştan sona kaydettiğim gün oldu. Eğer taşınmalar sırasında kaybolmadıysa, o kaset hâlâ bir yerlerde duruyor olmalı. Üniversite yıllarımda ise kasetler neredeyse ders kitapları kadar önemliydi. Çalışma masamızda mutlaka çay ve fonda kasetten çalan bir müzik olurdu. İran Azerisi arkadaşım Ali ile ders çalışırken tanıştım Reşid Behbudov’un o muhteşem sesi ile. Hemen kopyaladım o kaseti. Bugün aynı şarkıları YouTube’da bulup liste haline getirdim. O listeyi her dinleyişimde, kasetin ön yüzü bitince arka yüzünü çevirip teybe taktığımız o günler; demli çay kokusu eşliğinde bir telaş içerisinde ders çalışmalarımız gözlerimde canlanır, kulaklarımda yankılanır.

Kasetlerin bir de sosyal yanı vardı. Arkadaşlarla sürekli kaset alışverişi yapardık; “şunu bana doldursana” ya da “boş kaset ver de bunu sana da kopyalayım” cümleleri hayatımızın parçasıydı. Kasetlerin açtığı yeni bir kapı ise Walkman ile aralandı. Artık müzik sadece evde, odada ya da teybin başında değil; sokakta, yolda, yürürken de bizimleydi. Kaseti Walkman’e takıp kulaklığı kulağımıza geçirdiğimizde, dünya bir anda kendi kişisel sahnemize dönüşüyordu. Yürürken kulaklıkla kendi özel müziğini dinleyebilmek gerçek bir çağ atlamak demekti. Bambaşka bir keyifti bu. Daha sonraki yıllarda ses kaydı yapabilen Walkman modelleri de çıkınca, yalnızca müzik değil, kendi sesli notlarımızı veya arkadaş sohbetlerimizi de yanımızda taşıyabilmek mümkün hale geldi.

Kasetli teyp döneminin sonlarına doğru ise çok daha küçük kasetlerle çalışan portatif ses kayıt cihazları çıktı. Genellikle gazeteciler röportajlarını kaydetmek, yöneticiler toplantıları kayıt altına almak için kullanıyordu. Anlık not düşmek isteyen herkesin elinde bu cihazlardan bir tane olurdu. Benim bile vardı, küçücük kasetleriyle uzun süre kullandım.

CD Çağı: Sayısal Sesin Işıltısı

1980’lere geldiğimizde sesin yolculuğu bambaşka bir evreye girdi. Artık manyetik bantların yerini lazer darbeleriyle yazılmış sayısal veriler almaya başlamıştı. İnce metalik bir yüzeye kaydedilen birler ve sıfırlar, müziği parazitsiz, pırıl pırıl bir kaliteyle saklayabiliyordu. Bu dönüşüm, kısaca sayısallaştırma diye adlandırıldı. CD (Compact Disc), fiziksel temasın getirdiği gürültü ve bozulmalardan bağımsız olmasıyla o güne kadar gelen diğer tüm biçimlerden ayrılıyordu. Plakların çıtırtısı, kasetlerin hışırtısı artık tarihe karışmaktaydı.

O yıllarda ben, ortaokuldan itibaren müdavimi olduğum Bilim ve Teknik dergisinde bu yeni teknolojiyi hayranlıkla okuyordum. Sayfalarında anlatılanlara göre CD’ler müziği öyle yüksek kalitede kaydedebiliyormuş ki, orkestranın tam ortasında oturuyormuş gibi hissedilebiliyormuş. Ama o dönem Türkiye’de bu teknolojiye erişmek kolay değildi ki. Amerika’da çıkan teknolojik bir yeniliğin bize ulaşması yıllar sürüyordu.

1987’de TAI’de çalışmaya başlamamın hemen ardından mesleki eğitim için ABD’ye gönderildiğimde, adeta başka bir dünyaya ışınlanmıştım. Devasa alışveriş merkezleri, elektronik mağazaları… Hepsi başlı başına bir teknoloji arenası gibiydi. Bilim ve Teknik sayfalarında görüp hayalini kurduğum o CD çalarlar, orada çoktan raflarda yerlerini almış. Orada onlara dokunmak, benim için kutsal bir nesneye dokunmak gibiydi. Technics marka bir CD çalar benim olacaktı; böyle yazmıştım kafamın bir kenarına. Bir tuşuna bastığımda, raf gibi açılan yuvasına parlak bir CD yerleştiriyor, sonra aynı tuşa basınca kapağı kapanıyor, birkaç saniye sonra da ekranda parlayan track numaraları, “play” tuşuna bastığımda odanın içine dolan pürüzsüz ses… Sanki orkestranın içindeydim.

Her ne kadar CD’ler daha çok müzik için hayatımıza girmiş olsa da, zamanla dil kursları, sesli kitaplar ya da sesli, görsel, doküman halinde mahkeme tutanakları gibi çeşitli kayıtları da taşıyan bir araç haline geldi. Bu geniş kapsamlı kullanım alanına da ‘multimedya’, yani çoklu ortam adı verildi.

Kısa süre içinde o mucize cihaz odamda yerini aldı. Klasik müziğe ilgimin tavan yaptığı zamanlardaydım. İlk aldığım CD’ler arasında Broadway müzikallerinden pasajların yer aldığı Broadway Show Tunes, ardından Cats müzikali ve birkaç klasik müzik albümü vardı. O günlerin heyecanı hâlâ kulaklarımda çınlar. CD çalarım bugün bile çalışır durumda, ama 110 voltluk trafosu taşınma sırasında kaybolduğu için uzun zamandır bir köşede atıl kaldı, sanki yeniden ilgilenmemi bekliyor.

Bugün geriye dönüp baktığımda, CD’ler sadece bir dönemin teknolojik devrimi değil, aynı zamanda benim için özenle saklanan bir hatıralar sandığı gibi bir değer kazandılar. Yıllar içinde biriktirdiğim yaklaşık 200 CD’lik bir koleksiyonum var. Raflarda yan yana dizilmiş parlak kapakların her biri, bir dönemin müzik yolculuğuna açılan küçük birer kapı gibi… Sahne ışıklarını, klasik müziğin ihtişamını, gençliğimin günlük ruh hallerini içinde taşıyan kapıcıklar. Her biri, teknolojinin parıltısını ve benim hayatımın bir döneminin yansıması.

DEVAMI GELECEK…

Similar Posts

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir