Ölümü ve Cezaevini Kahramanlık Sanmak

İnsan yaşamı, Tanrı’nın insana verdiği en büyük emanettir. Bu nedenle, ne pahasına olursa olsun ölümü aramak, ölümü romantikleştirmek ya da ölümü kutsamak doğru değildir. İnsan, mümkün olduğu kadar uzun yaşamaya, üretmeye, düşünmeye, sevmeye ve insanlığa yararlı olmaya çalışmalıdır.

Ancak insanlık tarihi bize göstermiştir ki bazı değerler vardır ki gerektiğinde insan onlardan vazgeçemez. Vatanını, namusunu, şerefini, özgürlüğünü, ailesini ve uğruna ömrünü adadığı haklı ülküsünü savunurken yaşamını ortaya koymak zorunda kalabilir. Böyle durumlarda bile yüceltilen ölüm değildir. Yüceltilen, uğruna mücadele edilen değerlerdir. Ölüm, amaç değil; kaçınılmaz hâle gelmiş acı bir sonuçtur.

Bunun dışında, hangi düşünce adına olursa olsun, ölümü özendirmek, genç insanlara ölümü bir ideal gibi göstermek veya yaşamı kolayca feda edilecek bir araç olarak görmek, insan hayatına yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biridir.

Toplumların çöküşü yalnızca ekonomik krizlerle ya da savaşlarla başlamaz. Bazen asıl çürüme, değer yargılarının ters yüz olmasıyla başlar. Bizde de uzun zamandır tehlikeli bir alışkanlık var: Ölümü kutsuyor, cezaevini ise neredeyse bir madalya gibi görüyoruz.

Oysa ne ölüm övünülecek bir şeydir ne de cezaevine girmek başlı başına bir gurur kaynağıdır.

İnsan yaşamı, bir kez verilen en büyük değerdir. Onu mümkün olduğunca uzun, onurlu, üretken ve anlamlı yaşamak gerekir. Bilime katkı sunarak, emek vererek, ahlaklı yaşayarak ve insanlığa fayda sağlayarak geçirilen bir ömür, romantik sloganlarla süslenmiş bir ölümden çok daha değerlidir.

Cezaevi konusunda da benzer bir yanılgı içindeyiz. Bir insan haksız yere hapsedilebilir. Bu, hukuk düzeninin ayıbıdır. Böyle bir durumda korunması gereken, kişinin onuru ve adalet mücadelesidir. Fakat bundan bir kahramanlık romantizmi üretmek doğru değildir.

Sokrates’in yaşamı bunun en güçlü örneklerinden biridir. Atina yönetimi tarafından haksız biçimde ölüme mahkûm edildiğinde kaçma fırsatı vardı. Dostları ona kaçmasını önerdi. O ise bunu kabul etmedi. Çünkü ona göre haksızlığa uğramak, haksızlık yapmaktan daha katlanılabilir bir durumdu. Yasaları yanlış bulsa bile, kendi ahlaki ilkelerini çiğneyerek başka bir yanlış yapmak istemedi. Sokrates’in büyüklüğü cezaevinde bulunmasında ya da ölmesinde değil, ilkelerini son ana kadar koruyabilmesindeydi. Onun bize bıraktığı miras, cezaevini veya ölümü yüceltmek değil; ahlaki bütünlüğün şartlara göre değişmeyeceğini göstermesidir.

Ne yazık ki bizde bu yanlış anlayış yalnızca siyasal davalarda görülmüyor. En ağır suçları işlemiş insanların bile cezaevine girmiş olmaları bazı çevrelerde bir rütbe gibi anlatılıyor. Cinayet işlemiş kişilerin ailelerinin, utanmaları gereken suçlarla övündüğüne tanık olabiliyoruz. Ceza, bir utanç vesilesi olması gerekirken kimi zaman bir övünç malzemesine dönüştürülüyor.

Bu, bireysel bir sapma değil; toplumsal ahlakın zayıfladığını gösteren ciddi bir işarettir. Suçu cesaretle, cezayı kahramanlıkla karıştıran toplumlar zamanla adalet duygularını da kaybederler.

Hiçbir haklı dava, insan hayatını kolayca feda edilebilecek bir araç olarak göremez. Hiçbir düşünce, hiçbir siyasal hareket ve hiçbir ideoloji genç insanlara ölümü özendirmemeli, yıllarını cezaevinde tüketmeyi bir ideal gibi sunmamalıdır. Asıl başarı ölmekte değil, yaşayarak üretmektedir. Asıl cesaret ölümü aramak değil, bütün zorluklara rağmen yaşamı onurla sürdürebilmektir.

Toplumların gerçek gücü, mezarlıklarının kalabalıklığıyla değil; yaşayan, ületing, düşünen ve özgür bireylerinin çokluğuyla ölçülür. Adalet de insanların hapse girmesiyle değil, masumların özgür yaşayabilmesiyle anlam kazanır.

İnsan ömrü bu kadar ucuz değildir. Onu sloganlara, romantik kahramanlık öykülerine ve yanlış değer yargılarına kurban etmek yerine; aklın, hukukun, bilimin ve vicdanın rehberliğinde korumak zorundayız. Çünkü yaşam, ölümden; üretmek ise yıkımdan her zaman daha değerlidir.

Similar Posts

  • Bir bakmışsın

    Bir zamanlar her şey çok kolaydı. Kolay olan ne varsa taktık kafayı, yıktık, yaktık kolayları, kolaylıkları… Sevgi kolaydı…Sevmek kolaydı…Gülümsemek kolaydı…Hayırlı sabahlar demek kolaydı…Selam vermek kolaydı…Günaydın demek kolaydı…Konuşmak kolaydı…Tanışmak kolaydı…Barışmak kolaydı… Biz kolay olan ne varsa, her birini zorlaştırdık, aralara kale duvarı misali duvarlar ördük, Berlin duvarı gibi… Berlin duvarı, utanç duvarıydı yıktı insanlar utançlarından kurtuldular. Kara gün…

  • BARKOD

    “koku” Bugün cuma namazı çıkışı öğle yemeği için yolumun üzerindeki markete uğradım. Yaz sıcaklarında hafif olsun diye 😉😊 manav bölümünden salkım domates aldım. Yanına da birkaç birşey.Domatesleri yıkamak için salkımından kopartırken mis gibi bir koku yayıldı ortaya. Bilenler bilir domates yapraklarının dallarının kendine has bir rayihası vardır. Dokunduğunuz an elinize bulaşır ya. İşte o koku.Bir…

  • Kimlik ve ideoloji_ 4

    Kimlik ve ideoloji_ devamla Burada yazımıza Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki bağı sorgulamak istedik. Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti Arasındaki Bağ Osmanlı Devleti ile Türkiye Cumhuriyeti arasındaki ilişkinin niteliği, Karşı Devrim sürecinde en çok tartışılan konuların merkezinde yer almıştır. Bir kesim Osmanlı Devleti’ni tümden yok sayarak, yapılan her şeyin Cumhuriyet ile gerçekleştiğini ileri sürmekte;…

  • Büyük Türk Milleti

    Büyük Türk Milleti Tarihin her döneminde olduğu gibi Türk’ün düşmanı hep oldu hep olacak. Tarih der ki; Türk kimseye baş vermez, baş eğmez. Türk kendini kimseye peşkeş çektirmez! Türk’ü zapt etmek, esaret altına almak, görülmemiştir ve görülmeyecektir. Ulu önderimiz, başbuğumuz Mustafa Kemal Atatürk’ün dediği gibi Türk’ün damarında akan kan kutsaldır, asildir. İşte bu sebepten Türk;…

  • Türkiye’de Çocuk İşçiliği Gerçeği

    Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu, yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir.” diyen yüce Atatürk’ün sözleri bizlere bu konunun ne kadar önemli olduğunu tekrar tekrar hatırlatır. Çocuklar geleceğimizdir ve çocuklar, bir toplumun en değerli hazinesidir. Gözlerindeki ışıltı, kalplerindeki saflık ve hayal dünyalarındaki sınırsızlık, geleceğe umut ışığını taşır. Onlara sevgiyle yaklaşıp güvenli bir ortam…

  • “Önce Polonya mı?” – Karol Nawrocki’nin Seçim Zaferi ve Avrupa’nın Yeni Belirsizliği

    Karol Nawrocki’nin zaferi, sadece bir liderin yükselişi değil; Avrupa’daki siyasi dilin sertleşmesinin işareti. Uzlaşmadan çok meydan okumaya, diyalogdan çok karşı durmaya dayalı bir dönem başlayabilir. Avrupa bu mesajı iyi okumalı. Nawrocki bir kaza değil — Avrupa’daki geniş çaplı bir memnuniyetsizliğin ürünü. Avrupa’da pek çok siyasi sürpriz yaşanıyor olabilir, ama kimse Polonya’nın yeni Cumhurbaşkanı Karol Nawrocki’nin bu kadar kısa…