Teknoloji Tanıklığım – Sesin İzinde

Görünmez Dalgaların Büyüsü: Radyo
Yıl 1958; üç yaşımdayım. Benim için radyo, sadece bir cihaz değil; babamın merakının, el emeğinin ve sabrının bir ürünüydü. O yıllarda her evde hazır radyo yoktu, olanların da pek çoğu pahalıydı. Babam ise mesleki merakı gereği hazırı almak yerine, kendi elleriyle yapmayı tercih etmişti. Bu radyo, o dönemin ruhuna uygun lambalı bir radyoydu doğal olarak. Transistör daha yeni icat edilmiş ama henüz evlere girememişti. O zamanlar akşamları misafirliğe gitmek ya da misafir ağırlamak gibi sosyal aktiviteler dışında yapacak pek bir şey yoktu. Annem bir köşede elinde şişler, yanında yumak, örgü örer, babam da boş durmaz; radyonun arkasını çevirir, başlardı uğraşmaya. Kasasını açtığında metal şase üzerinde kablolar, lambalar, daha başka bilmediğim bir şeyler adeta minik bir mahalle gibi görünürdü bana. Babam orasına burasına dokundukça radyodan “cızzt bızzt” sesler yükselir, benim çocuk aklım da bu sesleri, radyonun canı yanıyormuş da acıyla çığlıklar atıyormuş gibi algılardı. Üzülür, surat asar, gider minicik ellerimle babama yumruklar atar, bir yandan da “Baba kaka, dado (radyo) cici!” diye radyoyu teselli etmeye çalıştığımı hatırlarım. Cızırtıların arasından beliren melodi ve o anlaşılmaz konuşma, sanki radyoyu babamın elinden kurtaran benmişim gibi sevinçle zıplamama yetiyordu.
Radyo sadece bizim evimizde değil, bütün bir toplumda yepyeni bir alışkanlık yaratmıştı. Akşam olduğunda aileler, hatta komşular radyonun etrafında toplanır, çaylarımızı yudumlarken haberleri dinler, radyo tiyatrolarının heyecanına kapılır, müzik programlarıyla keyiflenirdik. Kimi zaman kahkaha dolu bir sohbet programı, kimi zaman dramatik bir tiyatro sahnesi ya da bir siyasetçinin hitabı, evimizin orta yerinde yankılanırdı. O yıllarda radyo, evlerin en önemli eğlence ve bilgi kaynağıydı. Yalnızca sesle kurulan o dünya, hayal gücümüzü de besler, büyütür, bizi olduğumuz yerden alıp başka âlemlere taşırdı.
Zamanı Saklamak: Makaralı Teyp
Babam bir mesleki eğitim için birkaç aylığına Almanya’ya gönderilmişti. Dönerken sadece bavullarını getirmemiş, bir çanta dolusu elektronik malzeme de getirmişti. Daha bir hafta geçmeden, büyük bir hevesle bunları birleştirmeye, monte etmeye başladı. Ara sıra test ediyor, vidalıyor, kabloları yerleştiriyor, yavaş yavaş tuhaf bir cihaz ortaya çıkarıyordu.
Tepeden bakınca iki kocaman gözü vardı; gözlerin altında da uzun, düz bir ağzı. Gözlerden birine sarılmış kahverengi bir şerit, o ağızdan geçirilip diğer göze sarıldığında işin rengi değişiyordu. Babam bir düğmeyi çevirdiğinde gözler dönmeye başlıyor, şerit bir gözden diğerine akıyordu. Seyretmesi bile başlı başına eğlenceliydi.
Sonra babam eline üzerinde delik delik bir yuvarlak olan, kabloyla cihaza bağlanmış bir kutu aldı. “Haydi konuş oğlum” dedi. Ben konuşmak bir yana, dönerli cihazı seyredip kahkahalarla gülmeye başladım. Babam düğmeyi başka bir yöne çevirdi, bu kez makaralar tersine hızla dönmeye, şerit yeniden diğer göze sarılmaya başladı. Ardından tekrar bir düğmeyi çevirdi: “Dinle bakalım.”
Birden o kutudan babamın sesi duyuldu: “Haydi konuş oğlum.” Şaşkınlıkla babama baktım ama dudakları kıpırdamıyordu. Ardından kendi gülüşüm yankılandı. “Aaaa bu benim sesim!?!?Ama ben burada konuşmadan duruyorum, gülmüyorum… ama o gülen benim işte!” O an kafam o kadar karışmıştı ki anlatmama kelimeler yetmez. Meğer babam sesi saklayan, adeta zamanı kaydeden bir makine yapmış. Aferin ona…
Ama hikâye sadece benim şaşkınlığımla kalmadı. Babamın yaptığı bu tuhaf makine kısa sürede mahallede kulaktan kulağa duyuldu. Zaten çevremiz akrabalarla doluydu; her akşam evimiz dolup taşıyor, herkes Ragıp’ın bu yeni icadını görmek istiyordu. Babam da o gururlu ve muzip gülüşüyle, adının “mikrofon” olduğunu öğrendiğim o delikli kutuyu sırayla misafirlere uzatıyor; “Haydi konuş Hala… Amca… Mehmet…” kime denk gelirse. Herkes aynı şaşkınlıkla kendi sesini tekrar duyduğunda bir an donup kalıyor, ardından gülmeye başlıyordu. Ben de onların yüzlerindeki hayreti izledikçe, “bu işin ustası” edasıyla katıla katıla gülüyordum. Sonuçta onlardan daha tecrübeli sayılırdım.
Plaklar: İğnenin İzinden Gelen Sesler
Radyonun, teybin ardından hayatımıza giren bir diğer ses büyüsü de plaklar idi. Önce büyük taş plaklar çıktı, birkaç yıl sonra da 33’lük Longplay’ler / uzunçalar’lar, ardından daha hafif ve kırılgan 45’likler… Dönüp duran siyah yüzeylerin üzerindeki uzun ince bir yol misali oluğa yerleşmiş dıştan içe doğru yavaşça ilerleyen iğnenin çoğu zaman çıtırılar ile çıkardığı melodiler adeta zamanın kalp atışları gibiydi. Plakların en büyük avantajı, istediğimiz şarkıyı başa alabilmemiz, tekrar tekrar dinleyebilmemizdi. Radyoda tesadüfen karşımıza çıkan, teyplerde uzunca ileri / geri giderek aranarak ulaşılabilen şarkılar, plaklarda bilinçli bir tercihe dönüşüyordu.
Bizim kuşak için 45’likler yalnızca bir müzik dinleme aracı değil, aynı zamanda gençliğimizin sembolü gibiydi. Evlerdeki pikapların ya da bir mobilya olarak imal edilmiş müzik dolapları (Almanca’dan ithal edilmiş adıyla ‘Musikschrank’) başında toplanılır, yeni çıkan şarkılar heyecanla dinlenirdi. Bir 45’lik plak, kimi zaman bir gencin aşkını anlatmasının yolu, kimi zaman da arkadaşlar arasında bir hediyeleşme vesilesiydi. Her plak, kapağıyla, fotoğrafıyla, içine iliştirilmiş küçük notlarla dönemin ruhunu taşırdı.
Ortaokul yıllarımda Almanya’da yaşayan dayıma sipariş vererek ben de bir portatif pikap sahibi olmuştum, koşa koşa evimizin sokağının bir üstündeki plakçıya gitmiş, harçlıklarımdan biriktirdiğim para ile hayranı olduğum Cem Karaca’nın bir yüzünde “Karadır Şu Bahtım Kara”, diğer yüzünde “Erenler” şarkısının olduğu plağı almış günlerce, dakikalarca üst üste çalarak ev halkını bezdirmiştim.
Plaklar iyiydi, hoştu da plastik türevi taban üzerinde sürünen kristal iğne statik elektrik oluşturur, bu da havada ne kadar toz, partikül varsa plağın üzerine çekerdi. Bu nedenle plakları yumuşak bir bezle silmek adetten olmuştu. Hele bir de en ufak bir darbede çizilmeleri yok muydu; işte bir plak için en büyük feleket o idi. Müzik güzel güzel devam ederken, kendinizi tam havasına kaptırmışken iğne o hain çiziğe geldiğinde devam edemez, sürekli aynı iz üzerinde dolaşır Barış Manço’dan bir örnek “…arı çizmeli Meh… arı çizmeli Meh… arı çizmeli Meh…” diye birisi iğne koluna dokunmadıkça sonsuza kadar sürebilirdi…
Plak günlük hayatın sohbetlerini, anılarını saklamak için bir araç olamadı, sadece müziğin sembolü olarak kaldı. O yöndeki gelişmeler teyplerin açtığı ses kaydı yolculuğuyla başka teknolojilere bırakıldı.
DEVAMI GELECEK…
